latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

“Sus.” 1- 4 Nisan tarihlerinde Londra’da sahneleniyor

No comments

Adaletsizliğin en gürültülü hâli “Sus.” Londra’da tiyatro seyircisiyle buluşuyor. Ali Has’ın yazdığı ve Barış Celiloğlu’nun yönettiği oyun, 1 - 4 Nisan tarihleri arasında Tower Theatre sahnesinde seyirciyle buluşacak. 

 



 

Nazlı bir sabah evden ayrıldı.

Yanında küçük bir defteri vardı.

Ve bir daha eve geri dönmedi.

 

“Sus.”, sahneye yalnızca bir kayboluşun hikâyesini değil; sessizliğin, korkunun ve çıkar ilişkileriyle örülmüş bir düzenin öyküsünü taşıyor. Taş evlerin gölgesindeki bir köyde herkes bir şey biliyor, ama kimse konuşmuyor. Feodal bağların, görünmeyen güçlerin ve kuşaktan kuşağa aktarılan sessizliğin ortasında gerçek yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor.

Oyun, izleyiciyi “Sessizlik kimi korur?” “Peki asıl suçlu kimdir?” “Sessiz kalanlar mı, yoksa onları sessizliğe zorlayan sistem mi?” gibi sorularla yüzleşmeye itiyor.

Tower Theatre’da 1–4 Nisan tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak olan proje, Ali Has’ın kalemi ve yönetmen Barış Celiloğlu’nun rejisiyle sahnede hayat buluyor. Nù Stage Productions ve Pan Productions iş birliğiyle sahnelenecek oyunun müziklerini ise Vedat Yıldırım (Kardeş Türküler) ve Cansun Küçüktürk (Bajar) yaptılar.

Deneyimli oyuncu kadrosuyla dikkat çeken “Sus”, Ateş Toğrul, Ata Berk Akşit, Deniz Ülkü, Ezgi Bakışkan Barış, Emre Gündoğdu, Ezgi Koçer, Gülistan Sarbas, Tolga Polat ve Zehra Bilgin’i sahnede buluşturuyor.

Proje, kukla tiyatrosu ve fiziksel tiyatro unsurlarını bir araya getirerek çağdaş bir sahneleme sunuyor. Yönetmen Celiloğlu, oyuncu bedenini, nefesi ve sesi merkeze alan ritüelvari bir sahneleme diliyle sessizliğin en sarsıcı ve yıkıcı yönünü sahneye taşıyor.

 

Oyun yazarı Ali Has’ın görüşleri:

“Sus, kaybolan bir çocuğun hikâyesinden yola çıksa da, esasen bir suçun etrafında örülen sessizlik düzenini anlatıyor. Bu metinde benim için belirleyici olan şey, suçun kendisinden çok, o suçun herkes tarafından bilindiği hâlde dile getirilememesi oldu. Çünkü bazen bir toplumun en büyük kırılması, yaşanan olaydan ziyade o olay karşısında kurulan kolektif suskunluktur.

Oyunda ele alınan sessizlik, bireysel bir tercih değil; çoğu zaman güç ilişkileri, korku, sadakat ve çıkar dengeleri tarafından şekillenen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Feodal bağların ve görünmeyen otoritelerin hâkim olduğu bir düzende, gerçek çoğu zaman açıkça saklanmaz; aksine herkesin gözleri önünde, konuşulmadan varlığını sürdürür.

 

Bu nedenle Sus, yalnızca belirli bir coğrafyaya ya da hikâyeye ait değil. Daha geniş bir soruya işaret ediyor: İnsanlar neden susar? Ve bu suskunluk kimi korur?”

Yönetmen Barış Celiloğlu’nun görüşleri:

“Sus.’u sahnelerken sessizliği yalnızca bir tema olarak değil, sahnenin aktif bir unsuru olarak ele almayı hedefledim. Oyuncunun bedeni, nefesi ve ritmi; canlı müzik, kukla ve fiziksel tiyatro unsurlarıyla birleşerek görünmeyen baskı mekanizmalarını ve karakterlerin duygusal yolculuklarını sahnede görünür kılıyor. Amacım seyircinin yalnızca trajik ve sarsıcı bir hikâyeyi izlemesi değil, bütün bu unsurların üzerinden o sessizliğin hakim olduğu ilişkiler ağı üzerine de düşünmesiydi.”

Yaratıcı Ekip

Dramaturg: Sinem Özlek Koç

Yönetmen Yardımcısı: Ezgi Koçer

Ses Tasarımı: Ceren Ayşe Özbudun

Set Tasarımı: Haiyan Hester Xue

Kostüm Tasarımı: Barış Celiloğlu

Aydınlatma Tasarımı: Paul Thomas

Kukla Tasarımı: Dilan Uğurlu

Kukla Operatörü: Tolga Polat

Sahne Amirleri: Ceren Ayşe Özbudun, Ezgi Koçer

Yapım Müdürü: Elfide Öztürk

Teaser: Çiğdem Boru

Grafik Tasarım: Yaşam Gülseven

Hareket Tasarim : Barış Celiloğlu

 

Etkinlik Bilgileri:

Tarih: 1–4 Nisan 2026

Saat: 19:30

Mekân: Tower Theatre, Londra

 

Bilgi / İletişim:

07961 213 849

İngiltere'de Dünya Kupası düzenlemesi: barlar sabah 2'ye kadar açık kalabilecek

No comments

 

İngiltere’den Dünya Kupası Coşkusuna Özel Hamle: Barlarda Gece 02.00’ye Kadar Futbol Keyfi

Hükümet, 2026 Dünya Kupası boyunca ev sahibi ülke maçlarını gösterecek barların çalışma saatlerini uzattı – Taraftarlar maç sonuna kadar mekanlarda kalabilecek.

Birleşik Krallık hükümeti, bu yaz Kuzey Amerika’da düzenlenecek 2026 FIFA Dünya Kupası için barların ve pubların maç günlerinde daha geç saatlere kadar açık kalmasına izin veren önemli bir karar aldı. Yeni düzenlemeye göre özellikle eleme turlarında oynanacak maçlar için lisans saatleri esnetilerek, birçok mekanın gece 01.00’e kadar; saat farkı nedeniyle 22.00’de başlayan maçlarda ise 02.00’ye kadar açık kalabilmesinin önü açıldı.



İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, bu adımı “bürokrasiye kırmızı kart göstermek” olarak nitelendirdi ve hükümetin taraftarlara maç sonuna kadar yerel barlarda birlikte kutlama fırsatı tanıdığını söyledi. Daha önce, sadece takımlar çeyrek finale çıkarsa saatlerin uzatılması planlanıyordu ancak sonradan tüm eleme turlarına genişletildi. Böylece yüzden fazla bar işletmecisinin karmaşık başvuru süreçleriyle uğraşmadan geç saatlere kadar hizmet verebileceği belirtildi.

Bar ve pub işletmecileri bu düzenlemeyi sektöre canlılık getirecek bir fırsat olarak değerlendiriyor. İngiltere’deki birçok bar için Dünya Kupası döneminin hem ekonomik hem de topluluk ruhunu güçlendiren bir dönem olacağı vurgulanıyor. Ayrıca bu adım, küçük işletmelerin gelirlerini artırma ve taraftarların ortak futbol deneyimini en üst düzeye çıkarma açısından da önemli görülüyor.

Yeni uygulama, sadece İngiltere için değil, eleme aşamasına kalması halinde İskoçya, Galler ya da Kuzey İrlanda maçlarını gösterecek mekanları da kapsıyor. Hükümet yetkilileri, özellikle ABD, Kanada ve Meksika’da oynanacak geç saat maçlarının Birleşik Krallık’taki taraftarların coşkusunu kesintiye uğratmaması için böyle bir esnemenin gerekli olduğunu belirtti.

Hazırlanan bu düzenlemeye göre taraftarlar, milli takımlarının kritik maçlarını izlerken sabaha kadar barlarda kalabilecek ve büyük turnuva heyecanını doyasıya yaşayabilecekler.

Mevlana’nın yedi asrı aşan çağrısı sahnede yeniden yankılanıyor

No comments

“Love of Rumi: Flow and Spirit”, 21 Mart 2026’da İngiltere’de, Cambridge Festivali kapsamında Mumford Theatre’da izleyiciyle buluşuyor. Bu özel yapım, Mevlana’nın evrensel sevgi öğretisini yalnızca anmakla kalmıyor; onu bugünün estetik diliyle yeniden yorumluyor.

 

 


Berrin Bugay Lawler tarafından şekillendirilen gösteride, sahne yalnızca bir performans alanı olarak değil; Mevlana’nın evrensel mesajının çağdaş bir estetik yorumla yeniden hayat bulacağı bir mekân olarak tasarlanıyor.

"Sanatta Mevlana’nın günümüzdeki yansıması nasıl olurdu?” sorusuna yanıt bulmak için ortaya çıkan proje, üniversite öğrencilerinin yaratıcı enerjisiyle birleşerek çağdaş bir sahne anlatısına dönüştü. Genç bakış açısı, Mevlana’nın düşünsel mirasını nostaljik bir tekrarın ötesine taşıyarak yaşayan ve nefes alan bir sanat deneyimine dönüştürdü.

Projenin yaratım sürecine ilişkin konuşan Berrin Bugay Lawler, şu ifadeleri kullandı:

“Hazırlık sürecinde Mevlana’nın ruhunda var olan sanatsal duruşu hayatın kendisiyle sentezleyerek özgün bir sahne dili yakalamaya çalıştık. Ortaya çıkan yapı, geleneği taklit eden bir yaklaşım değil; onun özündeki derinliği çağdaş hareket, müzik ve şiir diliyle görünür kılan güçlü bir kompozisyon oldu. Bu nedenle sahnede klasik bir temsil yerine, Mevlana’nın özündeki ‘akış’ fikrini merkeze alan modern bir yorum yer alıyor. Şiir, koro, müzik, döneme ait kostümler ve çağdaş dansın iç içe geçtiği performans, izleyiciyi pasif bir seyirden çıkararak düşünsel ve duygusal bir deneyimin parçası hâline getiriyor. Her sahne geçişi, her ritim ve her söz; sevginin sınır tanımayan gücünü yeniden hatırlatıyor.”

“Love of Rumi: Flow and Spirit”, gençliğin yaratıcı cesareti ile kadim bir düşüncenin derinliğini aynı potada buluşturan uluslararası nitelikte bir kültürel buluşma olarak öne çıkıyor.

21 Mart 2026’da Mumford Theatre’da gerçekleşecek bu özel gece, sanatın birleştirici gücünü hissetmek ve çağları aşan bir sesi modern bir yorumla deneyimlemek isteyen herkese unutulmaz bir akşam vadediyor.

Etkinlik detayları:

Tarih: 21 March 2026

Saat: 19:00-20:30

Yer: Mumford Theatre, Cambridge

Cambridge Festival kapsamında

Presented by: Aya Art

Pr & Press : Pan Productions

Bilgi : 07961 213849

Biletler :

https://buy.stripe.com/3cI5kv69E78R3jweKmeZ207

Lo ez bim çi… ? (Ben ne olayım?!)

No comments


 Ramazan Yaylalı

"90’lı yıllar... İç Anadolu’nun Kulu ilçesine bağlı bir Kürt köyü olan Acıkuyu’da (namı diğer Biridolk) henüz ortaokul öğrencisiyiz." Okulun son yıllarıydı... Öğretmenimiz o klasik soruyu sordu: “Gelecekte ne olmak istiyorsunuz?”

Herkes sırayla cevap veriyordu; kimi doktor, kimi öğretmen... Sıra önümüzde oturan Celal’e gelince bir heyecan sardı onu. Elleri ayakları birbirine dolandı. Daha sıra ona gelmeden, büyük bir tedirginlikle arkaya dönüp bize Kürtçe, “Ez bim çi?” (Ben ne olayım…?) diye fısıldadı. Bizimkiler de şaka olsun diye kulağına, “Paparazzici, paparazzici...” diye fısıldadılar.

Paparazziliğin ne olduğunu bilmeyen Celal, büyük bir heyecanla ayağa kalkıp, “Hocam, ben ileride paparazzi olmak istiyorum!” diye bağırdı. Sınıf kahkahaya boğulurken öğretmen küplere bindi: “Otur yerine geri zekâlı, terbiyesiz! Benimle dalga mı geçiyorsun?”

"Celal arkadaşımızın bu tatlı anısını anlatma nedenim; günümüzün 'çoklu seçenekler' (multi opportunities) ekosisteminde, modern bireyin önüne serilen fırsatlar arasında kendi geleceğini belirlerken yaşadığı belirsizliğe sosyolojik bir pencere açmaktır. Tıpkı bizim Celal gibi, bazen hepimiz o şaşkınlık ve kararsızlık içinde seçimler yapmaya çalışıyor, bu seçimlerin hayatımızı nasıl şekillendireceğini kestiremiyoruz.

Hepimizin bildiği gibi, modern hayata geçişle birlikte 'birey olmak' bu sürecin en temel taşı haline geldi. Geleneksel ve statik yaşamdan kopuş, bireyi Ulrich Beck'in 'Risk Toplumu' kitabında analiz ettiği o tekinsiz dünyaya sürükledi. Beck’e göre modernite, bireyi geleneğin güvenli bağlarından kopararak onu 'özgür' ama bir o kadar da 'riskli' bir yapıya hapseder. Bu riskler bilimsel olarak tanımlansa da aslında görünmezdir; bu da bireyde sürekli bir güvensizlik ve kaygı yaratır. Modern insan, bu riskleri minimize etmek için sürekli dünyaya uyum sağlamak zorundadır.

Dolayısıyla modernite, bir yandan seçenek bolluğu sunarak bireyi geleneğin dayattığı tek tip modelden kurtarırken; diğer yandan onu her seçimin risk analizini yapmaya mahkûm eder. Amacı, başarısızlık (scheitern) ihtimalini en aza indirmektir. Ancak hayat, matematiğe indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. “Nasıl bir hayat yaşamalıyım?” sorusu zihni meşgul ederken; gençliğin tecrübesizliği ve yapısal gerçekler arasında, o anki arzularımıza göre kararlar vermek zorunda kalırız. Hangi meslek, hangi kariyer, ne zaman aile kurmalı, nerede yaşamalı? Modern kapitalist sistemin sunduğu bu 'Subjektsangebot'lar (özne-kimlik arzı) içinde, geleceğimizi belirleyecek keskin virajlarla yüzleşiriz.

Elbette bu ekosistemde ait olduğumuz kültür, coğrafya ve sınıf gerçeklerini göz ardı edemeyiz. Ancak genel tabloya baktığımızda, bu kararları doğru analiz etmek hiç de kolay değildir. Erken yaşta yapılan bir evlilik, yanlış seçilen bir meslek veya başka bir ülkeye göç etmek, beklenen sonuçları vermeyebilir. Oysa 'pre-modern' dünyada seçenekler sınırlıydı; bu durum bireysel gelişimi kısıtlasa da hayatı basit kılıyordu. Yol haritası binlerce yıllık gelenekle zaten çizilmişti; başka seçenek olmadığı için risk de yoktu.

Modern birey için ise durum çok daha karmaşık. Artık herkes kendi hikâyesinin hem senaristi hem de yönetmeni. Bu büyük bir 'özgürlük' gibi sunulsa da, beraberinde ağır bir sorumluluk getirir. Almanların deyimiyle sonuç ne olursa olsun artık 'Selber-Schuld' (kendi ettin, kendi buldun) gerçeğiyle karşı karşıyayızdır. Yanlış bir seçim tüm hayatı başarısızlığa sürükleyebilir ve birey bu yükü tek başına omuzlamak zorunda kalabilir. Riskler iyi analiz edilmezse, kelimenin tam anlamıyla duvara toslamak pekâlâ mümkündür. Tıpkı Ahmet Kaya’nın o içli dizelerindeki gibi: “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan...”

Özetle; sınıfta Celal’in o büyük tedirginlikle sorduğu varoluşsal soru, aslında modern insanın her döneminde yankılanır: 'Ez bim çi?' (Ben ne olayım?!) Bu soru, sadece bir meslek tercihi değil; modern dünyanın 'özgür seçim' ve 'risk gerçekliği' arasında sıkışmış bireyin çaresizliğini, isyanını ve varoluşsal sancısını dışa vuran bir çığlıktır.

Takımyıldızları 19-20 Mart tarihlerinde Arcola Theatre'da

No comments

Özge Erdem ve Kemal Kayaoğlu’nun etkileyici performansıyla öne çıkan "Takımyıldızları", 19-20 Mart tarihlerinde Arcola Theatre'da sahnelenecek.



Tek İlişki. Sonsuz Olasılık.

İstanbul'da iki sezon boyunca seyirci ve eleştirmenlerden övgüler alan Takımyıldızları, Özge Erdem ve Kemal Kayaoğlu’nun etkileyici performanslarıyla ilk kez Londra'ya geliyor!

İngiliz yazar Nick Payne'in yaratıcı kaleminden çıkan Takımyıldızları, bir partide tanışan iki insan arasındaki romantik ilişkinin paralel evrenlerdeki yaşamlarını konu alıyor. Bilim ve aşkı benzersiz şekilde buluşturarak, çiftin hayatta yaptığı veya yapmadığı her seçimi,aldığı veya almadığı her kararı aynı anda gösteriyor.

"Tüm zamanlar bizim olacak. Tüm zamanlarımız senin olacak. Şu andan ne daha fazla, ne de daha az."

*İngilizce üst yazılı Türkçe performans

Tarih: 19-20 Mart
Saat: 19:00
Yer: Arcola Theatre

https://www.arcolatheatre.com/event/takimyildizlari/




Yazar Nick Payne

Çevirmen Kemal Kayaoğlu

Yönetmen Özge Erdem

Yardımcı Yönetmen ve Dramaturg Aslı Ceren Bozatlı

Sahne ve Kostüm Tasarım Sıla Karakaya

Işık Tasarım Kemal Yiğitcan

Ses Tasarım Utkan Akçay

Afiş Tasarım Saydan Çelik

Fotoğraf Murat Dürüm


Oyuncular

Özge Erdem

Kemal Kayaoğlu 


Prova Sponsor İstanbul Drama Sanat Akademisi

Kostüm Sponsor Hotiç

Değerli Desteğiyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı


Yapım KAOS


Oyun hakkındaki yorumlar: 


‘Güçlü bir metin ve uyumlu iki oyuncu'

Milliyet Sanat


’Sezonun izlenmeyi en çok hak eden işlerinden’

Şalom


‘Oyuncular müthiş bir iş başarıyor’

Tiyatro Dergisi


‘Sezonun en doyurucu oyunları arasında’

Artful Living


70 dakikalık etkileyici bir yolculuk

ArtDog


Sezonun kaçırılmaması gerekenlerinden’

T24


’Hayal etmeye, ihtimalleri düşünmeye davet ediyor’

The Art Newspaper Türkiye


’[Takımyıldızları] ruhunuza iyi gelecek'

The Magger


Özenli, sağlam ve etkileyici'

Milliyet


‘Düşüncenizde yeni ufuklar açıyor’

Fayn




Bisikletçilerden Sadiq Khan’a “ayda bir arabasız Pazar günü çağrısı!”

No comments


Londra merkezli bisiklet organizasyonu LCC (London Cycling Campaign), Belediye Başkanı Sadiq Khan’a her ay düzenlenecek "araba’sız pazar günleri" çağrısında bulundu. “Dare to Dream” (Hayal Etmeye Cesaret Et) kampanyası kapsamında yapılan çağrıda, kentin belirli bölgelerinde her ay bir gün trafiğin araçlara kapatılması ve insanların güvenle bisiklet sürebilmesi isteniyor.

LCC’ye göre, bu tür uygulamalar sadece insanların — özellikle çocukların ve ailelerin — bisikletle tanışmasına ve özgüven kazanmasına yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda daha güvenli yolların bisiklet kullanımını artırdığını da açıkça gösteriyor. Organizasyon, geçtiğimiz mayıs ayında düzenlenen ve 20’den fazla bölgede etkinliklere sahne olan “London Cycling Festival”in bunun en güzel örneklerinden biri olduğunu belirtiyor.

Festivalin öne çıkan etkinliği Hackney’deki “Sunday Streets” oldu. Hoxton Market çevresinde araçlara kapatılan yollar, her yaştan ve yetenekten binlerce bisikletçiye ev sahipliği yaptı. LCC, bu tür organizasyonların kalıcı hale gelmesiyle kentte bisikletin günlük yaşamın daha büyük bir parçası olabileceğini vurguluyor.

LCC, Londralıları Sadiq Khan’a e-posta göndererek bu çağrıyı desteklemeye davet ediyor: 

“Eğer siz de bu manzaraları her ay görmek istiyorsanız, Sadiq'e yazın!”

 

Vedat Günyol, Günyol Bakoğlu ve “Vasıtayı Beleş”

No comments

“Hayat tatlı tesadüflerle” dolu dedirtecek bu yazıda, otostopla Osmanlıca kursuna giderken tesadüfen Vedat Günyol’un evine konuk olmamı ve bunun Londra’da yaşayan tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu’yla ilişkisini anlatıyorum… Dedim ya “hayat tatlı tesadüflerle dolu” diye…


Tuncay Bilecen





Yıl 2002 olmalı, Kocaeli Üniversitesi’nde Siyasi Tarih bölümünde yüksek lisans yapıyorum. Zorlandığım derslerden biri de Osmanlıca… Derste gördüklerimiz kadarıyla bu işi kıvıramayacağımı anlayınca etrafta bana ders verecek birilerini veya bir kurs falan bakmaya başladım. Ne ki cebimde bunun için ayıracak beş kuruşum yok.

Sonradan öğrendim ki Sultanahmet’te Basın Müzesi’nde, Başbakanlık Osmanlı Arşivi çalışanları ücretsiz olarak Osmanlıca kursu veriyorlarmış. Kaçırır mıyım? Fakat bu sefer de İstanbul’a gidip gelecek param yok.

Peki ne yapacağız?

Tabii ki otostop çekerek gideceğim…

İzmit’ten İstanbul’a otostop çekmek çok kolay. Kuruçeşme Gişeleri’nin oraya kadar gidiyorum. Elimi kaldırdığımda beş dakikada arabanın içindeyim. Başlı başına bu otostoplardan bile kocaman bir yazısı dizisi olur.

Kimlere rastlamadım ki? Mesela Kocaelispor’un meşhur yıldızı Dobrovski (Kağan Dobra) beni aracına alanlardan biriydi… Tanıdık simaların yanı sıra bir yığın da hikâye dinledim. Bir defasında bir adam denk geldi. Son model spor arabasıyla önümde durunca şaşırdım. Çünkü nedendir bilmiyorum çok lüks arabalar pek otostopçu almazlar. Karısını aldattığını, ama zaten ilişkilerinin çoktan bittiğini, mutsuz olduğunu, İzmit’teki sevgilisine de pek güvenemediğini anlattı. Bir taraftan da 180 km hızla gidiyoruz. Acaba kaza mı yapacağız diye endişe mi edeyim, adama evlilik terapisti gibi akıl mı vereyim şaşırdım.

Bir defasında da Balkan göçleri üzerine sözlü tarih çalışması yapacak birini arıyordum. Aradığım kişiyi otostopta buldum, daha sonra evlerine gittim ve tam istediğim gibi bir çalışma yaptım. Kırım’dan önce Balkanlar’a sonra da İzmit’e göç eden bu aile, Giray Han’dan bu yana aile seceresini tutmuştu.

Gelelim bu yazıyı yazmama vesile olan konuya… Bir gün bunca yıllık otostopçuyum bugüne kadar hiçbir kadın beni aracına almadı diye düşünürken bir kadın önümde durdu. 

Hemen,

“Tebrik ederim, beni aracına alan ilk kadın şoförsünüz” dedim.

“Aaa olur mu, evladım” dedi. “Sen benim oğlum sayılırsın, tabii ki alacağım, öğrencisin besbelli.”

Böylece Macide Hanım’la aramızda güzel bir sohbet başladı. Konu konuyu açtı, edebiyatta karar kıldık. Hangi yazarları sevip sevmediğimizi anlatmaya başladık.

“Denemecilerden kimleri seviyorsun?” diye sordu.

O sıralar Nermi Uygur’u okuyordum. Hatta çantamda kitabı vardı. Övünerek gösterdim,

“İşte Nermi Uygur falan…” dedim.

“Peki, başka başka?” dedi…

Biraz düşündüm…

“Vedat Günyol’u da severim mesela” dedim.

Ben bunu deyince Macide Hanım’ın gözleri parladı.

“Şimdi sana bir şey söyleyeceğim inanmayacaksın” dedi.

“Denerim” dedim. Ne de olsa konumuz denemeydi…

“Ben şu anda Vedat Günyol’u ziyarete gidiyorum!”

Bir yerde okumuştum. Vedat Günyol, 25 bin kitabını Maltepe Üniversitesi’ne bağışlamıştı. Üniversite de ona bir lojman tahsis etmişti. Ama ben yine de duyduklarıma pek inanmadım.

“Gerçekten mi?” dedim.

“Sen de gelmek ister misin?” diye sorunca Osmanlıca kursunu falan hepten unuttum.

“Gelirim tabii!” dedim.

Böylece bu güzel tesadüfle Vedat Günyol’un lojmanının yolunu tuttuk. Macide Hanım, Vedat Günyol’la tatlı anılarını anlattıkça benim heyecanım bir kat daha arttı. Hatta,

“Ben oğlumun adını bile Günyol koydum” dedi. “Tanırsın belki, birçok reklâmın seslendirmesini o yapıyor aslında.”

Yıllar sonra sözünü ettiği kişinin şimdilerde Londra’da yaşayan, tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu olduğunu anlayacaktım…

Vedat Günyol’un evine gittiğimizde, çok sevdiğim şair ve yazar Şükran Kurdakul da oradaydı.



Vedat Günyol, Osmanlıca bilgimi test etmek için “buraya nasıl geldin bakalım?” diye sorunca, “vasıtayı beleşle” dedim.

“Eh” dedi. “Senin Osmanlıca tamamdır.” Böylece benim adımı da “vasıtayı beleşçi” koydu…

O günün yarısını Vedat Günyol ve Şükran Kurdakul’un keyifli sohbetini dinleyerek geçirdim. Osmanlıca kursu falan artık umurumda değildi. Bundan böyle artık vasıtayı beleşçi idim ve sık sık bu isimle arayarak Vedat Günyol'un halini hatrını sordum. 



                Macide Hanım ve Günyol Bakoğlu 







© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan