latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Londra’da bir modern zaman dervişi: Aydın Usta

No comments

Gülseren Daş’ın hazırladığı Londra Hikâyeleri Bisikletli Gazete’de başlıyor. Bu söyleşinin konuğu saz yapımcısı Aydın Usta…  Saz yaparken kullandığı ağaçların yerine yenilerini dikmeyi görev edinen, “lokman hekim değiliz, ölümsüzlüğü bulmadık” diyerek birikimini sakınmadan herkesle paylaşan saz yapımcısı Aydın Usta’nın hikâyesini kendisinden dinledik.

 


Gülseren DAŞ 

gdas22@yahoo.com 

 



Üç yıl önce dünyada kimsenin hayalini bile kuramayacağı pandemi, yaşattığı kayıpların yanı sıra hepimizin hayatına beklemediğimiz farkındalıklar da getirdi.  Günlük koşuşturmayı bir kenara bıraktığımızda elimizde ne yapacağımızı bilemediğimiz kocaman bir zaman dilimiyle kala kaldık. Endişeler, hayata dair korkular ve eşsiz üzüntülerimizin arasından bazı umutlar, ertelediğimiz hayaller de yeşermeye başladı. Birçok insan için pandemi aynı zamanda kendini ve yeteneklerini gözden geçirip yeni adımlar atma aracı oldu.

Türkiye’den gelip bir hayat kurmaya çalışan, ne buralı ne oralı olabilenler için ise Londra’da kök salmanın, burayı ev edinmenin vesilesi oldu. Chingford’da küçük bir tezgâhla başlayıp şimdi hatırı sayılır bir enstrüman üretim atölyesine hayat veren Aydın Usta’nın hikâyesi de bir yerleşme, kök salma hikâyelerinden biri...  Çalışmayı bitirip, atölyesinden beş metre ilerideki evine gittiğinde atölyeyi özlediğini söyleyen Aydın Usta, bu işi aşkla yapan bir modern zaman dervişi. Saz üretiminde kullandığı ağaçların yerine yenilerini dikmeyi görev edinen, ‘lokman hekim değiliz, ölümsüzlüğü bulmadık’ diyerek  birikimini sakınmadan herkesle paylaşan ve ‘kendimin hem ustası hem çırağıyım’ diyerek öğrenmenin matematiğini ortaya koyan Aydın Usta ile sizin için görüştük. 

 

Aydın Usta, öncelikle bizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Klasik bir soru ile başlayalım, müzik ile tanışıklık nereden geliyor?

Sazı nasıl öğrendiğimle başlayayım, güzel bir hikâyedir. Devlet parasız yatılı okulunda okuyordum, 13 yaşlarındayım; bir gün yurtta garip, tıngır tıngır bir ses duydum, koridora çıktım ve sesin geldiği yere doğru yürüdüm.  Yurtta koğuş sistemi vardı, koridor uzun, baktım bir odadan geliyor ses, canlı olduğunu fark ettim, kaset değildi. İkinci gün yine gittim dinledim, ama cesaret edip odaya giremedim. Ancak birkaç gün sonra kapıyı çalıp içeri girebildim ve Ahmet Korkunç ile tanıştım. Gözleri görmeyen bir arkadaş, görme engelliler okulu müzik bölümünden gelmiş. 

Türkiye koşullarında daha ulaşılabilir ve ucuz olduğu için görme engelliler okulunda bağlama öğrenmeyi seçmiş, benden birkaç sınıf yukardaydı. Arkadaşlığımız ilerledikçe benim bağlamaya ilgim arttı. Tabii ilk zamanlarda sazına dokundurtmazdı, ben uzaktan bakarak öğrenmeye çalışıyordum, sonra bir anlaşma yaptık. Ben onun sazını kullanmaya başladım, karşılığında da derslerini çalışabilsin diye ders kitaplarını okudum ona. Zamanla edebi kitaplar da okudum, şu an Erzincan’da edebiyat öğretmeni.

Bağlama ile tanışıklığımdan sonra hızımı alamadım. O zamanlar enstrümanlara ve internete ulaşım bu kadar kolay değildi. Çevremde müzisyen kimse de yoktu. Ahmet, kara düzen çalıyordu, ben kendi kendime öğrenmeyi denedim, bir gün bir yerde bağlama düzenini gördüm çok ilgimi çekti. Soracak edecek kimse de yok, mantığını kendim çözdüm. Bir sazın kendi içindeki uyumunu, akordunu notalarını gidişatını çözmem bir senemi aldı. Müziği kendin öğrenince aktarması da daha kolay oluyor.

 

‘Sizi kimin alkışladığı önemli’

2002’de üniversiteye gittiğimde canlı müziğe başladım. Türk halk müziğinin yanı sıra sanat müziği de öğrendim.  Üniversitede matematik öğretmenliği okudum, ama müzik hep fonda devam etti, sahne aldım, eğitmenlik yaptım. Mezun olduktan sonra özel sektörde öğretmenliğe başladım, bana göre olmadığına karar verdim. Türkiye’de öğretmenleri çok yıpratıyorlar, özellikle dershaneler. Hayatımı müzisyen olarak sürdürmeye karar verdim. Bu dönemde iki üç yıllık sağlam bir müzik eğitiminden geçtim. Haftanın yedi günü 8-10 saat egzersiz yapıyordum. Sonra atamam oldu ve devlet okulunda öğretmenliğe başladım.

Öğretmenlik yaparken dikkatimi inşaat sektörü çekti. Restorasyon okudum akabinde de mimarlık ve kendi ofisimi açtım. Ama haftanın birkaç gününü yine  müziğe ayırıyordum. Sahne benim için iş değil dinlenme yeriydi. 15 saat çalışmadan sonra sahneye çıktığımda kendimi yenilenmiş hissediyordum.  O dönem sahnedeyken ne kadar çok bağırırsam, müziği ne kadar çok dinleyiciye içirirsem o kadar iyi müzisyen olacağımı düşünüyordum. Alkışlar beğenilmemin ölçütü gibi geliyordu. Ama zamanla olgunlaştıkça aslında alkışın değil seni kimin alkışladığının önemli olduğunu gördüm. Bu nedenle daha kaliteli dinleti müziği yapmayı seçtim.

 


Londra’ya ne zaman geldin, bağlama atölyesi kurma fikri nereden doğdu?

Atölyeden başlayayım, zaten benden bahsetmiş olurum. Yaklaşık üç yıl önce Londra’ya taşındım. 2008 yılında Antep’te bir işyerim vardı, daha çok enstrüman satışı ve eğitimine odaklanmıştım. Ufak tefek tamir işleri yapıyordum ama üretim atölyesi değildi. O zamandan beri içimde yeşeren bir heves, merak. Üretim yapan ustaların yanına gittiğimde oturur onları izlerdim, nasıl yaptıklarına dair fikirler üretir, tahminlerde bulunurdum.

 

‘Pandemi nedeniyle üretime odaklandım’

Pandemi sürecinde baya bir zamanım oldu ve daha da odaklandım. Pandemiden önce evlerine ya da işyerlerine gittiğim eş dostun duvarlarında asılı kırık, kullanılmayan tozlu sazlar dikkatimi çekiyordu, onları tamir etmeye başladım. Güzel, olumlu sonuçlar almaya başladım, Londra’da böyle bir atölye ihtiyacı olduğunu ve benim bu yönde adım atmam gerektiğini söylediler. Bu arkadaşların teşviki ile oldu.

 

Kültürel anlamda zengin bir şehirde yaşıyoruz, arzın bu kadar çeşitli olduğu bir yerde bağlamaya bu kadar talep olacağını düşünüyor muydunuz?

Londra’ya gelirken böyle bir hayalim yoktu aslında, ilk geldiğim zamanlar farklı birkaç iş denedim, dil büyük bir engel. Bağlama ile ilgili ufak tefek tamirlerime olumlu geri dönüşler aldıkça insanlar beni birbirlerine tavsiye etmeye başladılar. Atölye açma fikri aslında tamirlerimden memnun kalan insanların önerileriyle gerçekleşti. Ben de onlardan cesaret alarak başladım, niyetim ufak tamirler ve müzik yapmak, kafa dinleyebileceğim bir alan yaratmaktı. Talep artınca planlar da büyüdü.

Londra’da bu kadar saz aşığı olduğunu asla tahmin etmiyordum. 

Ufak bir tezgâh ile başladım, sonra iş büyümeye, talepler artmaya başladı, ben de daha ciddi tamirler yapma cesareti buldum. Mesela bir enstrümanın ses kapağının değişmesi neredeyse enstrümanın baştan yapılması demek. Bu tarz ağır işlemleri yaptıktan sonra neden üretmeyeyim dedim. Yaklaşık bir senedir de kendi sazlarımı üretiyorum.

 

Bağlama dışında da enstrümanlar var atölyede...

Evet atölyeye her enstrüman geliyor, sebebi de şu; müzisyen kökenli olduğum için ilgi duyduğum, sesini sevdiğim enstrümanları denemek isterim. Her birinin ayrı bir lezzeti var. Bir sazı yapmaya başladığında, ağacı tanıdığında yani işin mantığını çözdüğünde diğer sazların üretimi de kolaylaşıyor. Artık yavaş yavaş denklem kurmaya başlıyorsunuz, farklı yöntemler deniyorsunuz. Ben de araştırmalara yöneldim, bağlamada standart bir formumuz yok hala, dünyada kabul gören bütün enstrümanlara baktığınızda alt eşikten çıkan tel hiçbir zaman kapağa değmiyor. Yalnızca bizim bağlamada kapağa değerek geliyor, bunda bir anormallik var. Bizim de eşiğimiz yüksekte olsa, teller direkt eşikten koparak orta kapağa gelse nasıl bir ses elde ederiz, gibi deneme çalışmalarım var.

 

Matematik öğretmenliği, mimarlık derken kendinizi bambaşka bir ülkede enstrüman üretirken bulmuşsunuz, ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Belli bir tecrübe ve birikimden sonra her şeye sıfırdan başlamak insanı zorluyor, ama geliştiriyor da... Pes etmeden, dişinle tırnağınla başardığın şeylerin tadı da bir başka oluyor.

Ben bu işe aşk ile başladım, kolay olmadı. Çünkü çıraklık yapmadım, okulunu okumadım. Başladığımda yanımda yöremde soru sorduğum üreticiler sağ olsunlar meslek sırrı diyerek bilgilerini ve deneyimlerini benimle paylaşmadılar, hatta yanlış yönlendirenler oldu. Aklıma yatmasa bile ustası böyle önerdi deyip denediğim ve doğru olmadığını gördüğüm birçok yöntem/malzeme vs. denedim.

İnternet eksiklikleri olsa da büyük bir nimet. İnternette Afrikalı bir üreticinin videosunu izledim. Çok ilkel koşullarda sokak ortasında testere ve çivi ile elektro gitar üretiyordu. Fakirliği görseniz inanamazsınız, ama ürettiği enstrümanlar sahnelerde kullanılıyor. Benim için inanılmaz ilham verici oldu o video. İlla bir usta gerekiyorsa bu Afrikalı üretici benim ustam diyebilirim. 

Onlarca deneme yaparak öğreniyorum. Her başarısızlık bile bana artı olarak dönüyor. Şimdi ise internette paylaştığım videolara sorular geliyor,  ‘şunu nasıl yaptın, bunu nasıl yaptın’ diye. Tabii ben meslek sırrı demiyorum, paylaşıyorum. Dünyanın sırrını çözmüş değiliz, bir lokman hekim değiliz ölüme çare bulmadık, elimden gelen bir şey varsa o bilgiyi seve seve paylaşıyorum.

 

Enstrümanı olanlara önerebileceğiniz, sazlarını güvenle muhafaza etmenin  püf noktaları var mı?

Londra’da enstrüman üretmenin zorlukları var. Hammadde bulmak başlı başına bir problem, bin bir güçlükle Türkiye’den getirtmek zorunda kalıyoruz. İngiltere’nin değişken iklimi de hiç yardımcı olmuyor. Oysaki kullandığımız ağacın bir standarda oturması gerekiyor. Ağacı her ne kadar kesip enstrüman da yapsanız hala canlı bir organizma olarak devam ediyor hareket etmeye. Türkiye’den gelen ağaçlarda eğilme bükülmeler oluyor.

Atölyenin her köşesinde nem alıcılar var. Birden fazla sazı olan herkese tavsiye ederim evde bulundursunlar, sazlarının yanlarına asabilecekleri poşetli nem alıcılar bulunuyor.  Sazlarını ısı kaynaklarından uzak tutsunlar. Araba bagajında asla bırakmayın. Hem ağacın sıcak/soğuk duyarlılığı hem de kullandığımız tutkalların erime dereceleri çok belirleyici oluyor.

Ben ağaçlarımı Türkiye’den getirttikten sonra en az iki yıl burada beklettim hava koşullarına uyum sağlasınlar diye, ne kadar bekletirseniz o kadar iyi sonuç alırsınız.

 

Üretim konusunda ilerliyorsunuz, peki bu işi teorik olarak geliştirme çalışmalarınız var mı?

En iyi ustayım diyen bile işin tam sırrına eremiyor, ama ben teoride kötü olduğumu düşünmüyorum. Dünyada özellikle keman ve gitar üretimi standardı gelişmiş, bazı ülkeler kendi keman üretimlerini devlet garantisi altına almış. Ben üretirken onları takip etmeyi tercih ediyorum. Eğitim almaya, ya da alaylı olmaya karşı değilim ancak her ikisinin de handikapları var. Okulda öğrenen, kitapları ve hocalarını, alaylılar ise ustalarını taklit etmekten öteye gidemiyor, kendi özgünlüklerini ortaya koyamıyorlar. Ben deyim yerindeyse kendimin hem ustası hem çırağıyım.

12 yıllık öğretmenlik hayatımın da etkisi var, öğrencilerim hep ‘hocam matematik ne işimize yarayacak’ derlerdi. Ben bu işi öğrenmede kullandım, denklem kurmak, farklı bileşenleri değerlendirip analizler yapabilmek, varsayımlardan bir sonuca ulaşmak matematiktir. Benim de üretimdeki doğrularım matematikten geliyor. Mimarlığın da şöyle bir faydası oldu; böylece görme becerim ve estetik duygularım gelişti.

 

‘Her saz için bir ağaç dikeceğim’

 

Aydın Usta başarılarınızın devamını diliyoruz. Son olarak yakın gelecekle ilgili planlarınız var mı ve insanlar sana nasıl ulaşabilir?

Saz üretimini bırakmayacağım, daha da ilerletip belirli standartlara oturtacağım. Bizde en önemli sorun tekne, çünkü bir standardı yok, tekne öyle olunca sap ve kapağın da standardı olmuyor. Itri’den beri bizim kabul ettiğimiz sistem ‘yerinden’ düzenidir. Bunu elden geçirip daha evrensel bir çerçeveye oturtmak gerek. Ben de önümüzdeki dönemde üretimde ve teoride bunu hedefleyerek çalışacağım. Kullandığım ağaçların yerine her saz için yeni bir ağaç dikmeyi de hedefliyorum. Doğayı korumak gelecek nesillere ve kendimize borcumuz. Dileyenler bana, Instagramda london_luthier hesabından ulaşabilirler. İlginiz için teşekkür ederim.




👉Söyleşiyi podcast olarak dinlemek için tıklayın



 




Toplu taşımada unutan eşyaların son durağı Greasby müzayedesi oluyor

No comments

Londra’da toplu taşımada unutulan ve vaktinde teslim alınmayan eşyalar 100 yılı aşkın bir süredir Güney Londra’da bulunan kayıp eşya müzayedesinde açık artırmaya çıkıyor. 

                                              


                                                     

 Eğer toplu taşımada bir eşyanızı unuttunuz ve bunun peşine düşmediyseniz, bu eşyanın son durağı Greasby’s ikonik müzayedesi oluyor. 1919 yılında Henrietta Greasby tarafından kurulan Güney Londra merkezli tanınmış bir kamu müzayedesi firması olan Greasbys, bu tarihten beri aynı yerde faaliyet gösteriyor.

İki haftada bir gerçekleştirilen, kayıp eşyaların açık artırmayla satıldığı müzayedenin birçok müdavimi bulunuyor. Müzayedede şemsiyeden monta, gözlükten kitaba, telefondan oyuncaklara kadar aklınıza gelebilecek her türden eşya yeni sahipleriyle buluşuyor. Kurum, her açık artırma öncesinde sergilenecek eşyalara ilişkin olarak üyelerine detaylı e-postalar gönderiyor.

Greasby'de satışa çıkan iPad, kamera, telefon, şarj cihazı, bilgisayar gibi elektronik cihazlar cam dolapların içinde sergileniyor ve bu ürünler ikinci el fiyatının da altında bir fiyatla alıcıların karşısına çıkıyor.

Greasby'nin bahçesinde ise sıra sıra dizilmiş bisikletler yer alıyor. Bunlar, polis tarafından yakalanan hırsızlardan ele geçirilen ancak sahipleri çıkmayan bisikletler.

Satışa sunulan eşyalar arasında özel tasarım çantalar, mücevherler ve hatta Rolex marka saatler dahi yer alabiliyor. Instagram fenomeni London_xploring adlı hesabın müzayede evini ziyaret etmesi ve yaşadığı deneyimi “süper büyüleyici” olarak nitelendirmesi müzayedeye olan ilgiyi daha da artırdı ve yaptığı paylaşım 90 bine yakın beğeni aldı.

Greasby’s müzayedelerinde sadece TfL’de kaybedilen ürünler değil, demiryolu, Metropolitan polisi ve Heathrow havaalanından gelen sahipsiz eşyalar da satışa sunuluyor. Bu eşyalar, üç ay boyunca sahipleri tarafından alınmayı bekledikten sonra müzayedeye gönderiliyorlar. Tüm cihazlar satışa çıkmadan önce silinirken, kimlikler veya banka kartları gibi kişisel eşyalar imha ediliyor.

Müzayede, İki haftada bir gerçekleştiriliyor.

 

Adres: Greasby's Auctions. Wandsworth. 211 Longley Road, London SW17 9LG.

https://greasbys.co.uk/


* Bu yazı ilk kez 18 Nisan 2023 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır.

https://olaygazete.co.uk/ingiltere-gundemi/toplu-tasimada-unutulan-esyalarin-son-duragi-greasby-muzayedesi-oluyor.html

 

GİK-DER Park Şenliği'nde faşizme ve ırkçılığa karşı güçlü mesaj

No comments

Londra'nın Edmonton bölgesindeki Pymmes Park'ta bu yıl 16'ncısı düzenlenen GİK-DER Park Şenliği, farklı halklardan, kültürlerden ve inançlardan yaklaşık 5 bin kişiyi bir araya getirdi. "Irkçılığa ve Faşizme Karşı Birlik" temasıyla gerçekleştirilen şenlikte, yükselen ırkçılığa, faşizme, savaş politikalarına ve göçmen karşıtı uygulamalara karşı ortak mücadele çağrısı yapıldı.



21 Haziran Pazar günü gerçekleşen etkinlikte gün boyunca müzik dinletileri, kültürel gösteriler, çocuk etkinlikleri ve dayanışma faaliyetleri düzenlendi. Day-Mer, YÇKM, Tohum, Fabrika ve Kürt Halk Meclisi başta olmak üzere pek çok kurum stant açarak göçmen emekçilerin sorunlarını ve örgütlü mücadelenin önemini katılımcılara aktardı. Şenliğe kurumsal olarak katılan Afrika ve Sudan toplulukları da davul atölyeleri, geleneksel el sanatları ve bileklik yapımı gibi etkinliklerle kültürel renk kattı.

Stand Up To Racism, Londra Kiracılar Sendikası ve Göçmen İşçiler Sendikası da alanda aktif biçimde yer aldı. Konut krizi, güvencesiz çalışma koşulları ve göçmen emekçilere yönelik hak ihlalleri bu kurumların gündeminde öne çıktı.

GİK-DER Eşbaşkanı tarafından yapılan konuşmada ise, yakın zamanda Britanya ve Kuzey İrlanda’nın değişik bölgelerinde yaşanan ırkçı saldırılar ve faşist pogromlar örnek gösterilerek, ırkçılığa ve faşizme karşı mücadelenin ne kadar hayati olduğu vurgulandı. Göçmenleri, mültecileri ve farklı halklardan emekçileri hedef alan bu saldırıların tesadüf olmadığına dikkat çekilen konuşmada, faşist saldırılar karşısında sessiz kalınamayacağı, dayanışmanın ve örgütlü mücadelenin büyütülmesi gerektiği ifade edildi.

KURUMLARDAN ORTAK MÜCADELEYİ BÜYÜTME ÇAĞRISI
Haringey Belediyesi ve Göçmen İşçiler Sendikası adına konuşan Ata Berk, İngiltere'deki genel sendikalaşma oranının yüzde 20 civarında olduğunu, ancak Türkiyeli ve Kürdistanlı emekçilerde bu oranın yüzde 3'e kadar düştüğünü vurgulayarak çalışanları sendikaya katılmaya davet etti.

Tutsakların Sesi Platformu (TSP) adına yapılan konuşmada, tutsakların selamı katılımcılara iletildi. Daha özgür bir toplum mücadelesinde politik tutsakların unutulmaması gerektiği vurgulanarak, tutsaklara toplumsal sahiplenme ve dayanışmayı büyütme çağrısı yapıldı.

Britanya Demokratik Güç Birliği adına Doğan Genç tarafından yapılan konuşmada, GİK-DER Park Şenliği ve alanda bir araya gelen tüm katılımcılar selamlandı. Konuşmada, Britanya’da ve Avrupa’da yükselen ırkçılık, faşizm ve göçmen karşıtı politikalara karşı demokratik güçlerin ortak mücadelesinin büyütülmesi gerektiği vurgulandı. Halkların kardeşliği, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin ancak dayanışma ve örgütlü birlikle güç kazanacağı ifade edilerek, faşizme karşı yan yana durma çağrısı yapıldı.

Halkların İklim Zirvesi için Britanya’da bulunan HDP Milletvekili İbrahim Aydın da GİK-DER Park Şenliği’ne katıldı. Aydın, yaptığı konuşmada Halkların İklim Zirvesi’ne ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Türkiye’deki güncel siyasal gelişmeler hakkında da katılımcılara bilgi verdi. Konuşmada, ekolojik mücadelenin halkların özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceği vurgulandı.
Konuşmacılar, Avrupa ve İngiltere'de güç kazanan aşırı sağ hareketlere ve yabancı düşmanlığına dikkat çekerek savaşın, yoksulluğun ve sömürünün derinleştiği bu dönemde halkların dayanışmasının her zamankinden daha kritik olduğunu dile getirdi. Young Struggle adına yapılan konuşmada gençliğin faşizme karşı mücadeleyi büyütmeye devam edeceği belirtildi.

Ali Tekbaş, Feryal Öney ve Grup Gençler'in sahneye çıktığı şenlikte binlerce kişi Kürtçe ve Türkçe ezgiler eşliğinde halaya durdu. 16. GİK-DER Park Şenliği, dayanışma, eşitlik, özgürlük ve halkların kardeşliği mesajlarıyla noktalandı.




Mültecilik: suç işledikçe görünür, ezildikçe görünmez olmak

No comments
Heykel: Bruno Catalano


Tuncay Bilecen, tuncaybilecen@gmail.com

Bugün 20 Haziran, Dünya Mülteciler Günü…

Birleşmiş Milletler (BM) rakamlarına göre, 2020'nin sonu itibariyle dünyada 82,4 milyon mülteci veya sığınmacı bulunuyor. BM, mültecilği: "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişi" şeklinde tanımlıyor.

Genel kullanımda “göçmen”, “sığınmacı”, “mülteci” kavramlarının karıştırıldığı ve zaman zaman birbirlerinin yerine kullanıldığı görülse de mültecilikte “zorunlu bir göç” olgusunun bulunduğunu ve “mülteciliğin” aynı zamanda hukuksal bir statü olduğunu belirtelim.

ASAYİŞ VE SOSYAL DÜZENE TEHDİT

Güvenlikçi politikaların, temel insan hakları ve hukuk devletinin önüne geçtiği günümüzde mültecilik ve mülteciler bir hukuksal statü olarak değil asayiş ve sosyal düzene bir tehdit olarak algılanıyor.

11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından yaygınlaşan güvenlikçi söylem, kapitalizmin yapısal ve döngüsel krizleri derinleştikçe hedef tahtasına en kırılgan ve kolay hedef olan göçmenleri koydu. Sağ popülizmin söylem dünyasında bereketli bir malzeme teşkil eden göçmenler artık her türlü fenalığın, bozulmanın, kötülüğün müsebbibi idi.

-       Ekonomi kötüye gidiyor?

-  Çünkü çok göçmen geldi, tüm yardımları alıyorlar. Bütçeni çoğu bedavadan geçinen göçmenlere gidiyor.

 

- Asayiş bozuldu, sosyal sorunlar var.

- Çünkü çok göçmen geldi. Toplumun yapısını, kimyasını bozdular. O yüzden ahlakımız da bozuluyor.

 

- İşsizlik artıyor.

- Çünkü çok göçmen geldi. Ucuza çalıştıkları için elimizdeki işleri de aldılar.

İNSAN-ALTI BİR KATEGORİ

Sağ popülist siyaset bu bereketli malzemeyi tepe tepe kullandıkça ekonomik kriz nedeniyle eski konforunu yitiren, güvencesizleşen ve gelir kaybına uğrayan kesimler için çok kullanışlı bir nefret objesi ortaya çıktı: göçmenler… 

British jobs for British workers” sloganının gölgesinde gerçekleştirilen Brexit referandumundan Fransa’dan, İsveç’e, İtalya’dan Almanya’da ırkçı partilerin tırmanışına kadar Batı dünyasında göçmenlerin söylem düzeyinde bir nefret objesi olarak kullanım alanının yaygınlaştığını görüyoruz. Burada “obje” özne olamamış, özne dahi kabul edilmeyen, edilgen, eğreti bir varoluşu sembolize ediyor. İrfan Aktan’ın gerçekleştirdiği söyleşide Tanıl Bora bu durumu şu şekilde ifade ediyor: Göçmenler insan-altı bir kategori gibi görülüyorlar. Kayıt dışı ve insan dışılar, kağıtsızlar, statüsüzler; bir ‘fazla’ veya ‘artık’ nüfus teşkil ediyorlar; onlara her şey yapılabilir. Bir yandan da müthiş bir tehdit kaynağı sayıldıkları için, üzerlerinde tepinilebilecek bir yığın olarak görülüyorlar. Kendilerini ‘yerli’ kabul eden, hasbelkader bir memlekette yerleşik olan insanların tehdit algılarına hitap etmeye çok elverişliler.”

"BEN GÖÇMENLERE KARŞI DEĞİLİM AMA BU KADARI DA FAZLA!"

Elbette göçmen, mülteci karşıtlığı ve düşmanlığını sadece sağ popülist siyasete mal edemeyiz. Dolaşıma girdikçe çoğalan ve yaygınlaşan bu söylemlerin her kesimden birçok alıcısı bulunuyor. Bu konudaki neşriyat arttıkça nefret kervanına katılanların sayısı da artıyor. “Ben göçmenlere karşı değilim ama bu kadarı da fazla!” diye başlayan yakınmalar, göçmenlere “artık” negatif ayrımcılık uygulanması gerektiğini hatırlatan tehditkâr cümlelerle bitiyor: “Hepsini göndereceksin geldiği yere!” Bu yönüyle mültecilik makul ve makbul vatandaşlığa da bir tehdit oluşturuyor. Dolayısıyla aynı suçu makbul vatandaşın işlemesiyle zaten potansiyel tehlike olan mültecinin işlemesi farklı yorumlara yol açıyor. Temel insan haklarına, hukukun en temel prensiplerinden biri olan suçta ve cezada yasallık ilkesine aykırılık teşkil etse de bunu savunan kişiler güvenlikçi bahanelerin arkasına kolayca sığınabiliyor.

SUÇ İŞLEDİKÇE GÖRÜNÜR, EZİLDİKÇE GÖRÜNMEZ OLMAK

Günden güne yayılan mülteci karşıtlığının ilginç bir boyutu da tekil örneklerle yapılan genellemelerin meselenin özünün kaçırılmasına yol açması… Bu sayede göçmenler şeytanlaştırılırken; ülkenin olmayan sınır politikası, olmayan göçmen politikası ve olmayan entegrasyon politikası tartışma konusu bile edilmiyor. Ezcümle, kamusal alanda göçmen tartışmaları meseleyi ortaya çıkaran nedenlerle değil, bu nedenlerin yol açtığı kriminal tekil örnekler üzerinden yapılıyor. Böylece sınıfsal piramidin en altında yer alan; güvencesiz, kayıtsız, kağıtsız, ucuz işgücü olan göçmenlerin sınıfsal konumları da kendileri gibi görünmez hale geliyor. Ne yazık ki milyonlarca yoksul göçmen ancak suç işlediklerinde görünür oluyorlar.  

Yazıyı, Kemal Siyahhan’ın mülteci kitabından, bir Afgan mülteci olan Abdülmelik’in sözleriyle bitirelim: “Dünyanın neresine giderseniz gidin iyi koşullar bulsanız bile en az beş on sene çekersiniz, koşullar kötü giderse inanın köle olmak mülteci olmaktan çok daha iyidir çocuklar.”

 

Sınırların ve pasaportların olmadığı bir dünya özlemiyle… 

AB Parlamentosu'ndan Göç Politikalarında Sertleşme Adımı

No comments

AB Parlamentosu, iltica başvurusu reddedilen göçmenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini ve üye ülkelerin AB dışında geri dönüş merkezleri kurabilmesini öngören yeni düzenlemeyi kabul etti. İnsan hakları kuruluşları ise düzenlemenin göçmen haklarını zayıflatacağı uyarısında bulunuyor.



Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin göç politikasını önemli ölçüde sertleştirecek yeni bir düzenlemeye onay verdi. "Geri Dönüş Tüzüğü" (Return Regulation) olarak adlandırılan düzenleme, iltica başvurusu reddedilen kişilerin ve vize süresini aşan yabancıların sınır dışı edilme süreçlerini hızlandırmayı amaçlıyor. Düzenleme ayrıca AB üyesi ülkelere, göçmenlerin tutulabileceği AB dışındaki geri dönüş merkezleri kurma imkânı tanıyor. 

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yeni düzenlemenin geri dönüş süreçlerini daha hızlı ve etkili hâle getireceğini savundu. AB ülkeleri uzun süredir, iltica başvurusu reddedilen kişilerin ülkelerini terk etmelerini sağlamada zorluk yaşadıklarını belirtiyor. Düzenleme yürürlüğe girmeden önce AB üyesi 27 ülkenin nihai onayından geçmek zorunda. 

Düzenleme, Avrupa'da 2015-2016 yıllarında yaşanan kitlesel mülteci hareketlerinden sonra giderek sertleşen göç politikalarının son halkası olarak değerlendiriliyor. Son yıllarda birçok AB ülkesinde göç karşıtı söylemlerin güç kazanması ve aşırı sağ partilerin yükselişi de bu süreci hızlandıran etkenler arasında gösteriliyor. 

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Turk ise düzenlemeye eleştirel yaklaştı. Turk, yeni kuralların gözaltı uygulamalarını genişletebileceğini, AB dışındaki geri dönüş merkezlerinin yaygınlaşmasına yol açabileceğini ve zorla geri göndermelere karşı mevcut güvenceleri zayıflatabileceğini belirtti. İnsan hakları örgütleri de düzenlemenin göçmenlerin temel hakları açısından ciddi riskler taşıdığı görüşünde. 


Kaynak: Reuters

Rengin Göçmen Kadın Öyküleri kitabı çıktı!

No comments

Rengin Kadın Korosu’nun düzenlediği, Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması sonuçlandı.  Seçici kurulun belirlediği 36 öykü Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından kitap olarak yayımlandı.

 

 


                                                                                       

 

Rengin Kadın Korosu’nun düzenlediği Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması’nda dereceye giren isimler açıklandı. Birleşik Krallık ve Avrupa’da yaşayan göçmen kadınların katılımına açık olan yarışmaya ellinin üzerinde öykücü başvurdu. Yarışmada birinciliği eşit puan alan “Kendini Tamamlayan Adam” öyküsüyle Zerrin Bucaklı ve “Yalnızlık Bakanlığı” öyküsüyle Nahide Yaran paylaştı

Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği tarafından oluşturulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu yeni projesi ile kadınları yazmaya teşvik ediyor. Rengin, başarı ile gerçekleştirdiği konser ve enstrüman kurslarını bir adım öteye taşıyarak öykü yarışması düzenledi. Birleşik Krallık ve Avrupa’da yaşayan göçmen kadınların katıldığı yarışma başta İngiltere ve Almanya olmak üzere birçok ülkeden yoğun ilgi gördü. 



“İlgi, beklediğimizin üstündeydi”

Rengin Basın Sorumlusu Gülseren Daş, yaptığı açıklamada seçici kurulun belirlediği öykülerin Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından kitap olarak yayımlandığını duyurdu. Değerli kadın edebiyatçılardan oluşan jüri üyelerinin hakkaniyetle gelen öyküleri değerlendirdiklerini ifade eden Daş, beklediklerinin üzerinde bir ilgi ile karşılaştıklarına vurgu yaptı. Yarışmanın kendini yazarak ifade etmek isteyen kadınlar için bir fırsat olduğunu belirten Daş, “Birkaç ay boyunca İngiltere ve Avrupa’dan sayısız göçmen kadın ile tanışma fırsatı bulduk. Coğrafyalar farklı olsa da kadınlık temelinde benzer öykülerimizin olduğunu fark ettik. Yazdıkça, paylaştıkça birbirimize daha çok yaklaştık ve eşit bir gelecek için umudumuz güçlendi” dedi.

Birinci İngiltere’den

Kadın yazarlardan oluşan seçici kurul İngiltere’den katılan ve eşit puan alan iki öyküyü birinciliğe değer buldu. Zerrin Bucaklı’nın “Kendini Tamamlayan Adam” ve Nahide Yaran’ın “Yalnızlık Bakanlığı” adlı öyküleri birinciliği paylaşırken, yine İngiltere’den Aylin Shaffer’in “Sessiz Çığlık” adlı öyküsü ikinciliği, Almanya’dan Tuğba Sena’nın “Alamancı’nın Kızı” öyküsü ise üçüncülüğü aldı.

Yarışmada, İngiltere’den Dilek Dağdelen’in “Alin Motel”, Müge Erdoğmuş Turnbull’un “İrmik Helvası”, Yasemin Güçoğlu’nun “Soba” adlı öyküleri ile Almanya’dan Hülya Karcı’nın “Mavi Gözlü Sarışın Kız” öyküsü mansiyon ödülüne değer bulundu. Jüri Özel Ödülü’nün sahipleri ise Almanya’dan Işılay Karagöz’ün “İnsanlık Ölmedi Ya” ve Zeynep Kılıç’ın “Makbule” adlı öyküleri oldu.

 


Yarışmanın ödül töreni Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nin (GİKDER) düzenleyeceği “Deprem Dayanışma Konseri” kapsamında 24 Haziran’da Alexandra Palace’ta gerçekleştirildi ve gecede öykülerin yer aldığı kitabın tanıtımı da yapıldı.

 

Rengin Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması jürisi şu isimlerden oluşuyor:

Gazeteci -Yazar Dursaliye Şahan

Yazar-Heykeltraş Fergül Yücel

Yazar Gülderen Arık

Öykü’nün Kitaplığı Kurucusu Derya Tuncel

Eğitimci-Yazar Aydın Mehmet Ali

Çevirmen-Yazar Sultan Karataş

Gazeteci- Fotoğrafçı Gülseren Daş 


* Gülseren Daş’ın derlediği ve Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından basılan Rengin Göçmen Kadın Öyküleri kitabı aşağıdaki linkten temin edilebilir:

https://pressdionysus.com/product/rengin-gocmen-kadin-oykuleri-der-gulseren-das/

Akın Olgun’un yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi okuyucuyla buluştu

No comments

Gazeteci-yazar Akın Olgun’un yeni kitabı, Ege’nin iki yakasında sıkışan hayatları ve cezaevi deneyimleri üzerinden göç, sürgün ve “ötekilik” meselelerine güçlü bir tanıklık sunuyor.



Londra’da yaşayan gazeteci-yazar Akın Olgun, yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi Tekin Yayınevi etiketiyle okurla buluştu. Yazarın altıncı kitabı olan eser, anı ile öykü türlerini bir araya getirirken, bireysel bir deneyimden yola çıkarak daha geniş bir toplumsal hikâyeye uzanıyor.

Kitap, Olgun’un İngiltere’den tatil için gittiği Rodos’ta kendisini beklenmedik biçimde gözaltı ve cezaevi sürecinin içinde bulmasıyla başlıyor. Bu kişisel deneyim, zamanla Ege’nin iki yakasında sıkışıp kalan göçmenlerin, mültecilerin ve “öteki” olarak görülen insanların hikâyelerine açılıyor. Yazar, hem geçmişte Türkiye cezaevlerinde yaşadığı travmalarla hem de Yunanistan’daki hapishane koşullarıyla yüzleşerek çok katmanlı bir anlatı kuruyor.

Eserde yalnızca bir tutukluluk hikâyesi değil, aynı zamanda sınır politikalarının, göç rejimlerinin ve adalet mekanizmalarının yarattığı yapısal sorunlar da ele alınıyor. “Kaptanlar” olarak anılan ve göçmen kaçakçılığı suçlamasıyla yargılanan kişilerin hikâyeleri üzerinden, sistemin ürettiği mağduriyetler görünür kılınıyor. Bu yönüyle kitap, bireysel bir anlatının ötesine geçerek politik ve etik bir yüzleşme metni niteliği taşıyor.

Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi, cezaevi atmosferini, dayanışmayı ve insan onurunu merkeze alan diliyle dikkat çekerken, okuru rakamların ve haber başlıklarının ötesindeki gerçek insan hikâyeleriyle karşı karşıya bırakıyor. Olgun’un anlatısı, karanlık koşullar içinde bile var olabilen umut ve dayanışma anlarını görünür kılarak çağdaş edebiyat içinde güçlü bir tanıklık örneği sunuyor.

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan