latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Coşkun Aral Londra’da: "Fotoğrafın dünyayı Anlatma gücü"

No comments

 Savaş muhabiri, gazeteci ve belgesel yapımcısı Coşkun Aral, CEFTUS’un düzenlediği özel etkinlik kapsamında Londra’da izleyicilerle buluşacak. “Art of Photography in Explaining the World” başlıklı etkinlikte fotoğrafın toplumsal olayları, insan hikâyelerini ve küresel değişimleri anlatmadaki rolü ele alınacak.



Centre for Turkey Studies (CEFTUS) tarafından düzenlenen etkinlikte, uluslararası alanda tanınan fotoğrafçı ve gazeteci Coşkun Aral, uzun yıllara yayılan saha deneyimlerinden hareketle görsel anlatıcılığın etik, kültürel ve anlatısal boyutlarını değerlendirecek. Özellikle savaş bölgeleri, insani krizler ve kültürlerarası perspektifler üzerinden fotoğrafın tarihsel hafızayı korumadaki etkisi üzerinde durulacak.

Etkinlikte ayrıca görsel medyanın kamuoyu oluşturma süreçlerindeki rolü, fotoğrafın toplumsal algıyı nasıl şekillendirdiği ve dijital çağda haberciliğin dönüşümü gibi konular da tartışılacak. Katılımcılar, söyleşinin ardından gerçekleştirilecek soru-cevap bölümünde Coşkun Aral’a doğrudan soru yöneltme fırsatı bulacak.

CEFTUS’un kamuoyunu küresel meseleler, kültür ve iletişim alanlarında uzman isimlerle buluşturmayı amaçlayan etkinlik serisinin bir parçası olan programın, medya ve fotoğraf meraklılarının yanı sıra akademisyenler ve öğrenciler için de ilgi çekici bir buluşma olması bekleniyor.



Etkinlik Bilgileri

  • Etkinlik: Art of Photography in Explaining the World

  • Konuşmacı: Coşkun Aral

  • Tarih: 10 Haziran 2026 Çarşamba

  • Saat: 20:00

  • Düzenleyen: Centre for Turkey Studies

  • Mekân: 📍 Chiswick - The George IV – Boston Room

  • Katılım: RSVP ile kayıt yapılması gerekiyor.

Bizim ne işimiz var burada!

8 comments

Güzel kardeşim mis gibi işin, şahane maaşın var; orada düzenin kurulu, ne işin var Londra’da? Buranın havası hava değil, canım memleketimin yeşili ayrı yeşil denizi ayrı deniz, ne ararsan elinin altında, boş ver sen kal ülkende... Yıllarını göçmen olarak yurt dışında yaşamış bazı güzidelerimiz başka diyarlara göç etme niyeti olanlara böyle akıl veriyor bazen.



                                                                                                          Charlie Chapter


Öyle mi? Buyurun o zaman sizi alalım güzel yurdumuza...


Göçmenliğimin ilk günlerinde bir tanıdık vasıtasıyla Türkçe yayınlanan bir gazeteye iş görüşmesine gitmiş, çok bilmiş beyefendiye CV'mi uzatmıştım. Şöyle bir göz ucuyla bakmıştı cv'me ve sonra bana "Burası öyle bir memleket ki hanımefendi, havalimanına iner inmez şimdiye kadar yaptığınız her şeyi unutmalısınız, burada cv'nizin ne kadar iyi olduğunun bir önemi yok" demişti.

Burası bambaşka bir dünyaydı ve ben özgeçmişimle birlikte burada bir böceğe dönüşmüştüm. Usulca cv'mi önünden alıp çantama geri koyup sonra da esenlikler dileyerek yanından uzaklaşmıştım.


Izgarada bacon pişiyordu ve kafede son ses Sibel Can çalıyordu. İngiliz müşteriler “kapa artık şu müziği” diyor, patron kimseyi iplemiyor müziğin sesini sonuna kadar açıyordu. Londra'nın göbeğinde kimliğinin hakkını veriyordu abimiz. Büyük dayım bir görüşmemizde "kızım sen caaanım plazadan çık, kafede çalışmaya başla olacak iş değil" diye burun kıvırmıştı yeni kariyerime. Ben ise kafedeki mesaime doğru ilerlerken kendimi Stanley and Iris filmindeki Jane Fonda kadar güçlü ve gururlu hissediyordum.  Alnımın teriyle çalışmamın nesi tuhaftı? Değişik insanlar görüyor onları izliyor küçük notlar alıyordum arada. Her şey gayet normal ve güzeldi bence.

Bir keresinde çok sevdiğim Londra'ya turist olarak geldiğimde, caddenin birinde gecenin bir vakti mini eteğimle kendimi bir aşağı bir yukarı nedensizce koşarken bulmuştum. O zamanların sevgilisi şimdilerin çocuğumun babası yarim, deli danalar gibi koştuğumu görünce bana “ne yapıyorsun?” diye sormuştu gülerek, "ben bu ülkede kendimi çok özgür hissediyorum!" diye haykırmıştım. Gezi'den hemen sonraydı.  Özgürlüğümün kısıtlandığını daha çok hissetmeye başladığım günlerdi.  Beyaz yakalılar dünyasındaki çetrefilli ilişkiler ve etrafımdaki insanların samimiyetsiz tavırları derken her şey bir araya gelmiş, yoğun bıkkınlık hissiyle kaçmış buralara gelmiştim. Üstelik geldiğimde her şey bugünkü kadar kötü de değildi canım memleketimde. Hayatımın öngörüsüydü belki de ve göçme kararı almıştım.

İlk işim tezgâhtarlıktı. Afrika kumaşları satılan minik bir dükkândı. Siyah tenli beyaz dişli bir arkadaşımla beraber dükkânı açıp kapıyorduk. Esnaf olmuştum. Kendi kendime dükkânın önüne iki iskemle bir de tavla attık mı, bir de demlik ve çaydanlık ayarladım mı bu iş tamam, diyordum. Özgür ve mutluydum; geleceğe güvenle bakıyordum fakat tezgâhtarlık konusunda pek muvaffak olamamıştım. İnci dişli güzel kardeşim benimle iletişim kurmamış, beni biraz incitmişti ama olsundu.  Günü gelecek tüm bunları bir yerde yazacaktım. Hayatı boyunca pek fazla dibe batmamış biri olarak bunlar heybeciğime attığım bir avuç malzeme, geleceğe  manidar bir yatırım gibi geliyordu. Hem pek çok yazar çizer hep zor günlerden geçmemiş miydi; işte bunlar da benim o günlerimdi.

Evde kuru fasulye pilav pişiyor, cacıkla rakı içiliyor, Neşet Ertaş dinleniyordu.  Çok şükür bu yaştan sonra asimile olacak halimiz yoktu. Yerimiz yurdumuz belliydi. Londra'nın göbeğinde vatanımızın geleceği için oy kullanırken gözümüzden hıçkırıklı gözyaşı dökmüşlüğümüz vardı. İnsan gurbette daha farklı oluyordu. Güreş müsabakasında dünya birincisi olmuşken ve ay yıldızlı bayrağımız en yukarıya taşınırken hissedilen tüylerin diken diken olma hali gibiydi gurbette oy verme.  

Bence havalimanları bir şehir ve ülke hakkında pek çok ipucu verir. Vatanıma her gittiğimde daha havalimanında bile birçok farklılık hissetmeye başlamıştım. Orada kalan dostlarım arkadaşlarım zaten değişimin artık daha hissedilir olduğundan söz ediyorlardı. Sen uzaktan maval okuma diyenler oluyordu elbette ama hepimizin bildiği üzere bazı şeyler uzaktan daha iyi fark edilebiliyordu. Üzülüyorduk, çok üzülüyordum. Kaçıp gideceğine ülkende kalsaydın diyen dostlarımın da ülkemizde benim gibi üzülmek dışında bir şeyler yaptığına bir eyleme geçtiğine şahit olamamıştım. Olsun onlar benden daha vatanseverdi; çünkü Türkiye sınırları içindeydiler.


Sonra birçok arkadaşım bana göç etme niyetinden bahsetti. Kimseye sakın gelme demedim. Aksine herkese bildiğim kadarını anlattım, onlara elimden geldiğince cesaret vermeye çalıştım. Ben yapabildiysen siz de yapabilirsiniz dedim, dönmek isteyene gitme, dayan dedim. Bir avukat mesleğini burada yapamayacağını bile bile buralara gelmeyi göze aldıysa mutlaka bunun bir nedeni vardır. Yılların mühendisi ben bisikletle pizza dağıtıcam diyorsa bir şeyler canına tak etmiştir. Bir yazar çocuğunu alıp başka dillere doğru yollara düşüyorsa, bir marangoz bana orada daha çok değer verirler diyorsa ya da bir kız çocuğu kendini daha özgür hissetmek için, bir erkek çocuğu baskılara dayanamadığından, bir öğretmen yıllardır atanamadığı ve aç kalmak istemediği için buralara geliyorsa birilerinin gözü dönmüş ve bir şeyler ters gidiyor demektir. Birileri oralarda mutsuz demektir. Hakkettiği mutluluğu aramak isteyen canım insanlara “ne işin var buralarda ya da ne işin var oralarda?” deniyor.

Bir kız çocuğu ve bir kız çocuğunun annesi olarak ben kararımdan ötürü mutluyum. Başka bir ülkede, o ülkenin vatandaşı bile değilken daha çok saygı duyulduğunu hissediyorum. Kendi ülkemde duymadığım kadar çok teşekkür ediliyor, özür dileniyor. Ya sıradayken kuyruktayken birinin araya kaynamaması bile birini huzurlu hissettirir mi? İnşaatın altından geçerken kafama tuğla düşer mi diye endişelenmemek, yaya kaldırımdan geçerken bu araba acaba durur mu diye düşünmemek, daha birçok gündelik ve basit örnek sıralanabilir elbette... Bunlar kendimi iyi ve huzurlu hissettiriyor. Sırf bu nedenlerle bile evet bizim işimiz var buralarda. Gönül ister ki vatanımıza aynı iç huzuruyla yasayabilecek günler gelsin, hepimizin güneşli günleri olsun.


Sis Altındaki Şehir: Dickens’ın Romanlarında Londra

No comments


"Bu büyük, kirli, pis şehirde her şey bir karmaşa, her şey yanlış." - Büyük Umutlar 

Bir Mekân Değil, Bir Karakter

Ünlü yazar Charles Dickens’ın romanlarında Londra, olayların geçtiği sıradan bir sahne değildir; yaşayan, nefes alan, hatta karakterlerin kaderine müdahale eden bir varlıktır. Dickens, 19. yüzyıl Londra’sını betimlerken şehri adeta konuşturur: sokaklar fısıldar, nehir sır saklar, sis ahlaki çürümeyi görünmez kılar. Bu Londra, bireylerin hayatını şekillendiren güçlü bir aktördür.

Sis: Havanın Ötesinde Bir Anlam

Dickens’ın Londra’sı neredeyse sürekli sis altındadır. Thames Nehri’nden yükselen nemle kömür dumanının birleştiği bu sis, yalnızca meteorolojik bir olgu değildir. Özellikle Bleak House’un ünlü açılış sahnesinde sis, hukukun yavaşlığını, bürokrasinin hantallığını ve toplumun körleşmiş vicdanını simgeler. Görüş mesafesinin azalması, ahlaki pusulanın da kaybolduğunu ima eder.

Sınıfların Haritası Olarak Şehir

Dickens, Londra’yı sınıfsal eşitsizliklerin mekânsal olarak keskinleştiği bir şehir olarak resmeder. Zengin mahalleler ile arka sokaklar arasında yalnızca mesafe değil, neredeyse aşılmaz bir kader farkı vardır. Oliver Twist’te çocuklar suçun içine doğarken, Great Expectations’ta yükselme arzusu çoğu zaman ahlaki bir bedel gerektirir. Londra, eşitsizliğin coğrafyaya kazındığı bir harita gibidir.

Labirent Sokaklar, Kaybolan Hayatlar

Dickens’ın Londra’sı düz ve anlaşılır değildir; karmaşık, yönsüz ve labirent gibidir. Karakterler sık sık yollarını kaybeder, yanlış sokaklara sapar, geri dönemez. Bu mekânsal karmaşa, modern şehirde bireyin yaşadığı yönsüzlüğün edebi bir karşılığıdır. Şehir büyüdükçe insan küçülür.

Thames: Şehrin Vicdanı

Thames Nehri, Dickens’ın romanlarında hem yaşamın hem ölümün taşıyıcısıdır. Our Mutual Friend’te nehir, atıkların, cesetlerin ve sırların dolaştığı bir alan olarak karşımıza çıkar. Thames, şehrin bastırdığı her şeyi yüzeye çıkaran bir vicdan gibidir. Londra ne kadar büyürse büyüsün, nehir her şeyi hatırlar.

Görünmezlerin Yazarı

Dickens’ın en ayırt edici yönlerinden biri, Londra’nın görünmezlerini merkeze almasıdır. Yetimler, çocuk işçiler, borçlular, evsizler ve suçun kıyısında yaşayanlar onun romanlarının asli figürleridir. Dickens için şehir, başarı hikâyelerinden çok, sistemin dışına itilen hayatların toplamıdır.

Modern Kentin Erken Eleştirisi

Bugünden bakıldığında Dickens’ın Londra’sı, modern kent yaşamına yöneltilmiş erken bir eleştiri olarak okunabilir. Sanayileşme, hız, kalabalık ve anonimlik; bireyi yalnızlaştırır, merhameti aşındırır. Dickens’ın romanları, modernliğin parlak yüzünün ardındaki karanlığı görünür kılar.

Sis Dağılmaz

Dickens’ın Londra’sında sis asla tamamen dağılmaz. Çünkü sorun yalnızca hava değildir; sis, adaletsizliğin, eşitsizliğin ve unutulan hayatların simgesidir. Bu yüzden Dickens okurken Londra’yı değil, bir kentin insanlara ne yapabileceğini okuruz.

 

Yiğit Özgür’ün “Chronicles of the Everyday” sergisi Londra'da

No comments

Çağdaş Türk karikatürünün en özgün isimlerinden Yiğit Özgür, “Chronicles of the Everyday” başlıklı kişisel sergisiyle Londra’da izleyici karşısına çıkıyor. Küratörlüğünü İlayda Uzunarslan’ın üstlendiği sergi, 5–13 Haziran 2026 tarihleri arasında Versus Arts’ta ziyaret edilebilir. 




London Gallery Weekend 2026 kapsamında düzenlenen sergi, sanatçının uzun yıllara yayılan üretiminden seçilen eserleri bir araya getiriyor. Sergi, gündelik yaşamın çelişkilerini, alışkanlıklarını, ilişkilerini ve absürt anlarını görünür kılan özgün bir görsel anlatı sunuyor. Yiğit Özgür, sıradan görünen olayları keskin gözlem gücü ve kendine has mizah diliyle yeniden yorumlayarak izleyiciyi hem düşündüren hem de gülümseten bir dünyanın içine davet ediyor.

Küratör İlayda Uzunarslan, sergiyi yalnızca bir mizah seçkisi olarak değil, yaşadığımız dönemin görsel hafızasını oluşturan önemli bir arşiv olarak değerlendiriyor. Bir araya gelen eserler, modern yaşamın tekrar eden ritüellerini, sosyal ilişkilerin kırılganlığını ve çağdaş insanın yalnızlıklarını görünür kılarken, izleyiciyi kendi gündelik deneyimleri üzerine düşünmeye çağırıyor.

Karikatür, illüstrasyon ve çizgi anlatım alanlarında yirmi yılı aşkın süredir üretim yapan Yiğit Özgür, Türkiye’de görsel mizah kültürünün önemli temsilcileri arasında yer alıyor. Mizahı yalnızca eğlenceli bir anlatım biçimi olarak değil, toplumsal ve bireysel deneyimleri görünür kılan eleştirel bir ifade alanı olarak kullanan sanatçı, farklı kuşaklardan geniş bir okur ve izleyici kitlesiyle güçlü bir bağ kurmayı sürdürüyor.

Etkinlik Özeti
Sergi: Chronicles of the Everyday
Sanatçı: Yiğit Özgür
Küratör: İlayda Uzunarslan
Tarih: 5–13 Haziran 2026
Mekân: Versus Arts
Adres: 114A Lower Clapton Rd, London E5 0QR
Kapsam: London Gallery Weekend 2026

Yiğit Özgür Kimdir?
Mehmet Yiğit Özgür, İstanbul’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında TÜBİTAK yayınlarında çizer ve karikatürist olarak çalıştı; reklam ajansları için illüstrasyon ve storyboard üretimleri gerçekleştirdi, çocuk kitapları resimledi. Türkiye Karikatürcüler Derneği üyesi olan sanatçı, Hacettepe Üniversitesi’nde ilk karikatür topluluğunu kurdu.

Profesyonel kariyerinin ardından İstanbul’a yerleşen Özgür, çeşitli mizah dergilerinde karikatür ve çizgi hikâyeler üretti. 2007 yılında kurucuları arasında yer aldığı Uykusuz dergisi, kısa sürede Türkiye’nin en çok okunan mizah yayınlarından biri hâline geldi. Karikatür, çizgi roman ve illüstrasyon çalışmalarının yanı sıra televizyon, sinema ve reklam projelerinde de senaryo çalışmaları yürüttü.

Bugün çalışmalarını karikatürist, illüstratör ve yaratıcı danışman olarak sürdüren sanatçı; söyleşi, panel ve atölyeler aracılığıyla deneyimlerini paylaşmaya devam ediyor. Yayımlanmış kitapları arasında Karikatürler (2004), Karikatürler 2 (2010), Çizgi Öyküler (2011), Hunililer (2013), Karikatürler 3 (2014) ve Karikatürler 4 (2019) bulunuyor. Yiğit Özgür, ulusal ve uluslararası birçok yarışmada ödüller kazandı; çeşitli üniversite ve kurumlar tarafından yılın karikatüristi ödüllerine layık görüldü.



Dünya Bisiklet Günü nedeniyle “Turuncu Şimşek"i hatırlamak

No comments

 Bugüne kadar hiç arabam olmadı, hiç de heves etmedim. Kızanlığımdan beri hep iki tekerlek üzerindeyim. Eskiler velespit derler, babaannem de “şitan (şeytan) arabası” derdi. Bu yazıda  ilk bisikletim olan “Turuncu Şimşek”ten söz edeceğim.

Tuncay Bilecen




 İlk bisikletim; babamdan kalan Balkan marka, Bulgar malı, turuncu bir bisikletti. O dönemde izlediğim çizgi filmlerden etkilenmiş olacağım, “Turuncu Şimşek” adını verdiğim bisikletim aynı zamanda arkadaşımdı, onunla konuşur, dertleşirdim.

Gündüzleri sapsarı gündöndü tarlaları arasında, göl kenarlarında, salkımlıkta akşamları ise nasıl çalıştığını anlamadığım dinamonun verdiği ışıkla köyün etrafında turlamak büyülü bir dünyaya yapılan bir yolculuk gibiydi benim için.  

Köydeki çocuklar olarak bizi başka âlemlere götüren bisikletimizi “hoş kullanmaya” çalışır, bozulmasın diye adeta üzerlerine titrerdik.  Çünkü bizim köyde bisiklet tamirinden anlayan biri yoktu. Arada kamyonetli bir tamirci uğrardı köye, ama bekle ki gelsin! O geldiğinde adeta bayram gelir, köyün bütün bisikletli çocukları kamyonetin etrafında toplanırdık. Sadece tamir hizmeti vermez; bisikletlerimiz için rüzgârda dönen pırıldak, tekerlere takılan palet ve değişik süsler getirirdi bu tamirci.

Bisikleti bozulan bir çocuk ne zaman geleceği belli olmayan kamyonetli tamirciyi bekleyebilir mi? Bekleyemez elbette. O yüzden biz de kendimizi yollara vurur, o dönem bize çok uzak gelen dört kilometre mesafedeki Velimeşe kasabasına giderdik. Toz toprak yolda yanımızdan bir araba geçecek olsa boz bulanık bir toz bulutunun ortasında kalırdık. Asıl mesleği imamlık olan tamircinin camiden gelmesini sade gazoz içerek bekler, tıpkı hastane koridorlarında bekleyen hastalar gibi birbirimize bisikletlerimizin dertlerini anlatırdık.

Turuncu Şimşek, çok sık patlayan ve artık yama tutmayan tekerleri olmasa turp gibiydi aslında. İmam, artık beni tanıdığı için Turuncu Şimşek’in derdini sormazdı bile. Tekerini çıkarır, su dolu leğendeki iç lastiğin patlamış yerini anında bulurdu. Tamir olmuş bisikletimle Velimeşe’den köye dönerken sevincimden adeta kanatlanıp uçardım. Bir taraftan da tekerleri kontrol eder lastik hava kaçırıyor mu, diye bakardım.



Bir defasında o küçücük bisiklete üç kişi binmiş, kardeşimi ve dayımın oğlu Engin’i Velimeşe’den köye ter su içinde ama mutlu olarak getirmiştim. Güray ön tekeri, Engin de arka tekeri arada kontrol ediyor, lastiklerin hava kaçırmadığından emin olduktan sonra birkaç dakika arayla “bombaaaa!”, “bombaaaa!” diye bağırıyorlardı.  

Turuncu Şimşek nasıl emekliye ayrıldı, akıbeti ne oldu hatırlamıyorum. Artık tekerleri yama tutmaz olunca yan kasabaya gitmekten bitap düştüm, ben büyüdükçe o küçüldü sanırım. İlginçtir sürekli patlayan tekerlerinin kerametini de daha sonra öğrendim. Meğer benim Turuncu Şimşek’i kıskanan tanıdığımız bir arkadaş, ben yaptırdıkça toplu iğne sokup tekrar patlatıyormuş "Turuncu Şimşek'in tekerlerini. Sağlık olsun, ne diyelim günahı boynuna.

Sherlock Holmes’un yazarı, Sir Arthur Conan Doyle şöyle bir kelam etmiş: “daha iyiye ulaşmak için her zaman mücadele ettim. Bisiklete binmekten çıkardığım ders, mücadele etmeden elde edilen başarının tatmininin de olmayacağıdır.” Tekerimize çomak (iğne) sokmak isteyenler çıksa da biz yine de iyiye, güzele doğru pedallamaya devam edelim.

Bu vesileyle Dünya Bisiklet Günümüz kutlu olsun!






Kaldırımdaki beyaz bisikletin anlamı

No comments


Yolların kenarında, kaldırım üstlerinde beyaza boyanmış, terk edilmiş bisikletleri görmüşsünüzdür. Bu bisikletler yılda bir gün çiçeklerle donatılır. Çünkü İngiltere’de “ghost bike” denen bu bisikletlerin her biri kazalarda ölen bir kişiyi temsil eder. 



Tuncay Bilecen


STEPHANIE’NİN HAZİN HİKÂYESİ

Londra’nın dört bir yanında beyaza boyanmış çiçeklerle süslenmiş bisikletleri görmeniz mümkün. Bunlardan bir tanesi Seven Sisters Road’ta yer alıyor. Direğe yaslanan, çiçeklerle bezenmiş beyaz bisiklette kazada hayatını kaybeden genç kadının fotoğrafı asılmış, fotoğrafın üzerinde Stephanie Turner yazıyor.

29 yaşındaki Stephanie Turner evinden işe giderken bir kamyonun çarpması sonucu 20 Ekim 2015’te hayatını kaybetmiş. Bu hikâye içinde birden çok trajediyi barındırıyormuş meğer. Fizyoterapist olan ve kazadan birkaç ay önce nişanlanan Stephanie evlenip eşiyle birlikte İskoçya’ya taşınmayı planlıyormuş. Kız kardeşini doğum sırasında kaybedeli ise daha iki ay olmuş.

Stephanie Turner


YOLLARDAN ÖNCE ZİHNİYET DEĞİŞMELİ

Ailesi Stephanie’nin trajik ölümü üzerine onun bisiklet tutkusunu şu şekilde dile getirmiş: “Steph, sadece her gün işe gitmek için değil, aynı zamanda Londra'nın çeşitli yerlerindeki hastalarını görmek için de bisiklet kullanan deneyimli bir bisikletçiydi. Bisiklet onun için bir işe gidip gelme aracından ziyade onu sevdiği ve yaşadığı şehir olan Londra'ya bağlayan bir araçtı.”

Merak edip bakmasaydım hazin hikâyesini bilmiyor olacaktım. Ama şimdi o beyaz bisikletin önünden her geçtiğimde hiç tanımadığım ama aynı yollarda bisiklet sürdüğüm Stephanie'yi selamlıyorum...

KAZALARA KARŞI DİKKATLİ OLUNMALI

Ulusal Seyahat Tutumları Araştırması’na göre, İngiltere’de yaşayan üç kişiden ikisi trafikte bisiklet sürmenin kendileri için çok tehlikeli olduğunu düşünüyormuş. İşin ilginç yanı ise halihazırda bisiklet sürenlerin yüzde 57’sinin de trafiğe çıkmanın tehlikeli olduğunu kabul ediyor olması. Bir başka deyişle bisiklet kullananların yarısı "evet tehlikeli olduğunun farkındayım ama bunu göze alıyorum" diyor. 

Akan trafikte bisiklet sürmek kolay bir iş değildir. Her an dikkatli, her an tetikte olmanız gerekir. İki teker üzerinde giderken dengede durmak kadar arkadan ve önden gelen araçları kontrol etmek de önemlidir. Bir süre sonra bu kontroller otomatik olarak yapılsa da bisiklet kazaları çoğu kaza gibi genellikle bir anlık dalgınlık nedeniyle gerçekleşir.

Kazaların önemli bir kısmı ise araç sürücülerinin dikkatsizliğinden kaynaklanır. Bu yüzden araç sürücülerinin de bisikletlilerle mesafelerini korumaları ve aynalarını sürekli kontrol etmeleri gerekir. Çok basit gibi görünebilir ama araçlarda oturanların kapılarını yol tarafından açmaları bisiklet kazalarının en önemli nedenlerinden biridir. Bu sebeple çevreci ve ekonomik bir ulaşım aracı olan bisikletin yaygınlaşması kadar güvenli bir şekilde kullanılması da önem taşıyor.

                                                                         






YHT, İzmit’ten İstanbul’a absürt bir yolculuk hikâyesi

No comments

Bu yazıda, yaklaşık altı yıldır, Yüksek Hızlı Treni (YHT) haftada üç - dört defa kullanan biri olarak İzmit – İstanbul hattına ilişkin gözlemlerimi paylaşacağım. Bu altı yıl zarfında sistemi oturtma adına hiçbir ilerleme kaydedilmeyen  İzmit – İstanbul hattında yaşanan trajikomik uygulamalara yer vereceğim. 



Hadi o zaman İzmit – İstanbul hattında artık olağan hale gelen çağdışı, absürt uygulamaları sırasıyla anlatalım.

Öncelikle TCDD’nin online bilet alınan web sitesinin kullanıcı dostu olmadığını söyleyerek söze başlayalım. Sistemin aşinası olmayan birisi için TCDD web sayfasından bilet satın almak oldukça zahmetli bir iş.

BARKODSUZ, TURNİKESİZ MANUEL SİSTEM EZİYETİ

Sorun bilet almakla da çözülmüyor. Normal bir demiryolu sisteminde trene nasıl binersiniz? İlgili platforma gelir, aldığınız biletin barkodunu okutur, turnikeden geçer, koltuğunuza oturursunuz.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Treninizin kalkmasına dakikalar kala güvenlik kapısından geçerek upuzun bir kuyrukta sıraya girip dört kişinin manuel bir şekilde biletlerinizi kontrol etmesini bekliyorsunuz. Yaşlı, engelli veya yabancı yolcular için elbette kolaylaştırıcı bir memurun olması gerekir ama diğer yolcular dakikalarca bu eziyeti neden çekiyor? Neden çok basit bir turnike sistemi yıllardır kurulamıyor?

Bir başka husus da bekleme salonlarındaki ekranların garabeti. İzmit istasyonunun bekleme salonunda 6-7 tane ekran var. Bunlardan biri bildiğiniz dev ekran. Ancak ekranların hiçbiri yolculara bilgi sunmak için kullanılmıyor.



"BİLGİLENEMEME EKRANI"

Normal bir demiryolu sisteminde bu bilgi ekranları ne işe yarar? Birkaç dakika önce hareket etmiş ve bir saat içinde hareket edecek trenlerin bilgisi yer alır bu ekranlarda. Yolcu da ona göre rötar var mı, tren zamanında kalkacak mı, hangi platformdan kalkacak, bunu öğrenir.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Ekranların birinde tüm TCDD tren seferleri sırasıyla dönüyor. Örneğin siz 18.22 treniyle İstanbul’a gideceksiniz, bekleyin ki o trenle ilgili bilgi gelsin… Sabah altıdan itibaren tüm seferleri takip etmek zorundasınız. Yahu, 18’de bekleme salonunda oturan yolcuyu ne ilgilendirir sabah 06.25 treni? Yakın zamandaki tren seferlerini oraya koymak çok mu zor? Diğer ekranlarda gösterilen yan yana dizilmiş takım elbiselilerin kurdele kesme merasimlerini ve güdük propaganda görüntülerini hiç saymıyorum.

GECİKME ZATEN VAR, ANONSA NE HACET

Normal bir demiryolu sisteminde tren gecikirse ne yapılır? Genelde çok fazla gecikme olmaz ama ola ki olursa yolculara bu konuda açıklayıcı bir anons yapılır.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? İstanbul’dan hareket eden trenler genellikle zamanında hareket ediyor, ama İzmit’ten İstanbul’a giden hiçbir tren zamanında gelmez. On ya da yirmi dakika trenine göre muhakkak gecikme olur. Bu konuyla ilgili bir anons duyamazsınız. Ancak gecikme bir saati bulursa, anons yapılır.

Bazı anonslardaki Türkçe katliamına değinmeden de geçemeyeceğim. Örneğin, bu anonslardan biri şöyle: “Eskişehir yönüne gidecek olan yolcularımızın bilet kontrol noktalarından geçerek ikinci perona geçmeleri önemli rica olunur.” Geçerek, geçmek!



SİGARA İÇENLERE ÖNCELİK

Normalde platformlarda sigara içilmesi yasak. Bunu görevliler de dahil umursayan kimseyi bugüne kadar görmedim. Sigara içilmez, levhaları olsa da bunu dikkate alan yok.

Normal bir demiryolu sisteminde tren gelince yolcular nasıl biner? Önce inecekler iner, ardından da binecekler biner.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Önce büyük bir aceleyle o bir dakika içinde sigarasından beş altı fırt almak için aceleyle trenden inenleri beklemek zorundasınız. İllâ önce onlar inecek ve yüzünüze içtikleri sigaranın dumanını üfleyecekler. Ardından inecekler inecek sonra da sigara bulutu içinde siz trene bineceksiniz. 

TRENİN İÇİNDE: YANLIŞ ANONSLAR SİLSİLESİ

Trene bindiğinizde; “değerli hanımefendiler, beyefendiler ve kıymetli çocuklar Söğütlüçeşme seferini yapacak yüksek hızlı trene hoş geldiniz. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları Taşımacılık Anonim Şirketi’ni tercih ettiğiniz için teşekkür eder, iyi yolculuklar dileriz” anonsu karşılıyor sizi. Ardından bu anonsun İngilizcesini kibar bir kadının sesinden dinliyorsunuz. Ancak bu anonsları örneğin Pendik, Bostancı istasyonlarında da tekrar tekrar dinlemeye devam ediyorsunuz. Oysa bu istasyonlardan trene binen kimse yok. Birisi bilet almak istese de sistem izin vermez. Peki, hiç yolcu binmiyorsa biz bu anonsları iki farklı dilde dinlemeye neden devam ediyoruz? Birisi de yıllardır çıkıp sormuyor mu? “Yahu, burada binen yolcu yok, biz bu anonsları niye sürekli yapıyoruz!” diye.

Üstelik bu anons tren Bostancı’dan Söğütlüçeşme’ye doğru hareket ettiğinde yapıldığında acemi yolcuların çoğu ayağa kalkarak trenin istasyona varmak üzere olduğunu sanıyor ve on dakika boyunca ayakta yolculuk yapmak zorunda kalıyor.

Bu ses kirliliğinin yanı sıra ışık kirliliğinden de söz etmek gerekir. Örneğin 6.30 treniyle İzmit’e yolculuk yapacaksınız. Ne beklersiniz? Trenin biraz daha loş olmasını değil mi? Hayır, inadına tüm beyaz florasan ışıkları gözünüze gözünüze geliyor. Çok mu zor bu saatlerde vagonların bazı ışıklarını kapalı tutmak?

SİNYAL KONTROLÜ NEDENİYLE DURULMUŞTUR!

Baştan söyleyeyim; İzmit – İstanbul arasında yolculuk yapanlar için “Yüksek Hızlı Tren” diye bir şey söz konusu değil… Hızlı dememiş, hızını alamamışlar “yüksek hızlı” demişler, ancak bu tren İzmit – İstanbul arasını saatte yaklaşık 65 km hızla gidiyor ve 1 saat 24 dakika bu yolculuğu gerçekleştiriyor. İzmit’ten İstanbul’a gidecekseniz gecikmelerle bu yolculuk 2 saati buluyor.

Rayların henüz yenilenmediğinden olsa gerek özellikle Pendik’ten sonra tren en az iki defa birkaç dakikalığına duruyor. Bazen bu durmalar daha uzun da sürebiliyor. O sırada şu anonsu duyuyorsunuz: “sin-yal kontrolü nedeniyle durulmuştur.” Anlıyorsunuz ki tren karşıdan gelen treni bekleyecek. O gelene kadar da hareket etmeyecek.

Nihayet İstanbul’a geldiğinizde ise Söğütlüçeşme istasyonunda trenle platform arasında yükseklik farkı olduğu için ellerinde çelik levhalar taşıyan görevlileri bekliyorsunuz. Kapı açılır açılmaz onlar koşturup bu çelik levhaları yerleştiriyorlar ve trenden ancak öyle iniyorsunuz.

Özetle, TCDD, çok basit düzenlemelerle giderilebilecek sorunları bile yıllardır çözemeyen, çağın gerisinde kalmış, köhneleşmiş bir kurumsal zihniyetin sembolü gibi duruyor.

***

AKP DÖNEMİ ZARARI 84 MİLYAR TL

Bütün bunlar ilk bakışta küçük aksaklıklar gibi görünebilir. Ancak mesele yalnızca kötü anonslar ya da çalışmayan ekranlar değil. Mustafa Bildircin’in Birgün’de çıkan yazısına göre; AKP döneminde Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın yalnızca raylardan değil, kurumsal akıldan da çıktığı görülüyor. Habere göre, 2002’den bu yana “serbestleşme” ve özelleştirme politikalarıyla parçalanan kurum, liyakat yerine siyasi kadrolaşmanın merkezi haline getirildi. 2013’te çıkarılan yasa sonrası TCDD ikiye bölünürken, yıllardır kamu hizmeti veren yapı şirket mantığıyla yönetilmeye başlandı. Raylı taşımacılıkta fiilen tekel konumunda olmasına rağmen kurumun zararının her yıl katlanarak artması, kötü yönetimin en görünür sonucu olarak öne çıkıyor.

Haberde paylaşılan mali tablolar, kurumun nasıl bir kara deliğe dönüştüğünü de gözler önüne seriyor. TCDD’nin 2022’de 6,3 milyar TL olan zararı, 2023’te 11,4 milyar TL’ye, 2024 sonunda ise yaklaşık 36,5 milyar TL’ye yükseldi. Böylece kurumun AKP iktidarı boyunca biriktirdiği toplam zarar 84 milyar TL’yi, yani yaklaşık 11,2 milyar doları buldu. Bir zamanlar “demir ağlarla örülen” ülkenin demiryolları, bugün kamu kaynaklarını tüketen ve sürekli zarar eden bir yönetim krizinin simgesine dönüşmüş durumda.

FACİALAR GÖZ GÖRE GELDİ

AKP döneminde demiryolları ayrıca iki büyük tren faciasıyla hatırlanıyor. 2004’teki Pamukova Tren Kazası, Türkiye’de demiryolu tarihine yalnızca bir “kaza” olarak değil, siyasetin mühendisliğin önüne geçirilmesinin ağır sonucu olarak geçti. “Hızlandırılmış tren” adı verilen proje, uzmanların ve meslek odalarının tüm uyarılarına rağmen, yüz yılı aşkın süredir kullanılan eski hatlar üzerinde adeta siyasi bir vitrin projesi gibi devreye sokuldu. Altyapı yenilenmeden hız artırıldı; raylar, traversler ve sinyalizasyon yüksek hıza uygun hale getirilmeden trenlere “hadi bakalım, biraz hızlı gidin” denildi. Sonuçta 37 kişi yaşamını yitirdi, onlarca insan yaralandı. 

Aradan yıllar geçti ama zihniyet değişmedi. 2018’deki Çorlu Tren Faciası da benzer bir ihmal zincirinin sonucu olarak yaşandı. Kapıkule-Halkalı seferini yapan trenin raylarının altındaki menfezin çökmesi sonucu beş vagon devrildi; 25 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Uzmanlar, bölgede yeterli jeoteknik incelemelerin yapılmadığını ve altyapının gerekli şekilde denetlenmediğini söyledi. Yani rayların altındaki toprağın bile “idare eder” mantığıyla bırakıldığı bir sistemde, trenin raydan çıkması aslında kimseyi şaşırtmamalıydı. Demiryolu gibi milimetrik hesaplarla yürüyen bir alanda bakım, denetim ve mühendislik yerine kadercilik tercih edilince, ortaya “ulaşım politikası” değil, düzenli aralıklarla tekrarlanan facialar çıktı.

***

İzmit – İstanbul hattında yaşanan bitmeyen gecikmeler, anlamsız anonslar, çalışmayan sistemler ve “sinyal kontrolü nedeniyle durulmuştur” cümlesi insana artık yalnızca kötü organize edilmiş bir yolculuğu değil, yıllardır ihmal edilen bir kurumun hikâyesini hatırlatıyor. Çünkü demiryollarında mühendislik, planlama ve liyakat geri çekildiğinde ortaya bazen yalnızca eziyet değil, Pamukova ve Çorlu’da olduğu gibi telafisi olmayan facialar çıkıyor.


 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan