latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Göçmenler ve “Bodyshaming”

1 comment
Ramazan Yaylalı

“Görünmenin” o dayanılmaz ağırlığı!


Alman haftalık gazetesi “Die Zeit” yine ilginç bir söyleşiye sayfasında yer vermiş. Söyleşinin merkezinde Ortadoğu kökenli üç göçmen genç kadın var:  Özlem, Nika ve Yasemin'e mahrem bir konu üzerinde fikirleri sorulmuş. Söyleşinin konusu, söyleşiye katılan ve Almanya'da yaşayan bu Ortadoğulu genç kadınların, çok ilginç bir nedenden ötürü kendilerini dışlanmış olarak görmesi. https://www.zeit.de/zett/2022-02/koerperbehaarung-frauen-mobbing-jugend-erfahrungsbericht[1]




Konuyu biraz daha açarsak; üç genç göçmen kadın, sahip oldukları vücut tüyleri -evet yanlış okumadınız- kara tüyleri yüzünden Alman toplumunda kendilerini dışlanmış hissettiklerini iddia ediyorlar.

Anlattıklarından son derece seküler ve modern bir hayat tarzına sahip olduklarını düşündüğümüz üç genç kadının, esmer tüyleri yüzünden ötekileştirilmeleri küçük ve ironik bir mesele gibi görülse de anlaşılan “Die Zeit” için durum pek de öyle değil.



Söyleşinin tümünü bu yazıda özetlemek mümkün olmadığı için söyleşiye katılan üç kadından biri olan İran asıllı Nika'nın anlattıklarına bir göz atalım. Nika söyleşide özetle şunları dile getiriyor. Orta okulda aşık olduğu Alman bir sınıf arkadaşının ona yaklaşarak bıyıklarının olduğunu söylemesi Nika'yı şok etmiş. O an gülüp geçmiş Nika, ancak okuldan sonra hemen annesiyle birlikte kozmetik ürünler satılan bir dükkâna gidip, kadınlar için üretilen tıraş bıçağını almış ve yüzündeki kara tüyleri yok etmeye çalışmış.

Tabii olay bununla da bitmemiş, Nika o günden itibaren vücut tüylerini düzenli olarak almaya başlamış ve mümkün olduğunca erkeklerle yan yana oturmamaya karar vermiş. Vücut tüylerini almaya üşendiği bazı günlerde ise kapalı uzun elbiseler giyerek vücut tüylerini kamufle etmeye çalışmış.

Yine bir yaz döneminde, annesiyle birlikte İran'a; yani memleketine gittiğinde, orada yaşayan kuzenlerinin de tıpkı kendisi gibi siyah tüylere sahip olduğunu fark etmiş, fakat bu konuda kuzenlerinin hiç bir komplekslerinin olmadığını, ayrıca bu durumun toplum içinde itici bir unsur ve kusur olarak görülmediğini fark edince çok şaşırmış. 

Gel zaman git zaman Nika bu gerçeği kabullenmiş ve içinde yaşadığı Alman toplumuna inat tüyleriyle, daha doğrusu bedeniyle barışık olmayı öğrenmiş. Hatta işi o kadar ileriye götürmüş ki, “Only Fans"te çıplak tüylü vücudunu sergilemeye kadar ileri gitmiş. Bu resimlerin altına yapılan yorumlar genellikle vücut tüylerini alması doğrultusunda oldukça sert ve onur kırıcı oluyormuş ama Nika mümkün olduğu kadar yorumlara aldırmamaya çalışmış. 

Daha sonrasında bu provokatif sergileme olayına başka bir mecrada;  Instragam'da devam etmiş. Kendini takip eden kitleyi provoke etmek adına tüylü kıllı çıplak fotoğraflarını eklemeye devam etmiş. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi resimlerin altına yapılan yorumlar artık o kadar sert ve iğrenç bir hale gelmiş ki, sonunda Nika bütün bu baskı ve sözlü şiddete dayanamayıp tüylü çıplak fotoğraflarını Instagram sayfasından silmiş. 

Ergenlik döneminde yaşadığı bu olaylardan sonra,  yani uzun zamanlar sonra, Nika vücut tüylerini tekrar almamaya karar vermiş ve herkese inat resimlerini yine aynı şekilde sosyal medyada yayınlamaya devam etmiş. Gittiği ortamlarda insanların ona tuhaf tuhaf bakmalarına artık aldırmadan kendini bu duruma alıştırmaya çalışmış. Toplumun onun hakkında ne düşündüğünü artık ciddiye almamayı öğrenmiş ve gerçek anlamda kendisi gibi olmayı, yani etnik kimliğinin bir parçası olan esmer bedeni ve tüyleriyle, toplumun ona dayattığı kalıplara sığmamak için bugüne dek savaşmaya devam etmiş.

Lookism

Nika'nın ve Nika gibi Ortadoğulu göçmenlerin etnik kimliklerinin somut simgesel parçası olan görünüşleri üzerinden yaşadığı ötekileştirme istisnai bir durum değil. Sahip olduğunuz görünüm ya da suret, size benzemeyen başka bir toplumda hangi etnik gruba ait olduğunuzu oldukça kolay deşifre eden bir etkendir. 

Dolayısıyla öteki ile karşılaşmada, ilk bakışta, göçmenlerin sahip oldukları kimliğin tarihsel bir parçası olan suretleri üzerinden hızlıca bir kategori (ve genellikle negatif bir şekilde) içine yerleştirilmeleri çok olağan bir durum haline geliyor -özellikle de Avrupa'da yaşayan Ortadoğu ve Afrika kökenli göçmenler için.- Yani burada “bodyshaming”in bir tür etnik-göçmenlik versiyonu ile karşı karşıyayızdır aslında.

“Suret” üzerinden sahip olduğunuz kimlik, hangi simgesel dünyaya ya da toplumsal değere işaret ediyorsa ona göre ya pozitif ya da negatif bir önyargı oluşturabilir. Eğer ortalama beyaz bir Avrupalı suretine sahipseniz,  bu yargılama ya da kategorileştirme pozitif bir yönde de tezahür edebilir. Sarı saçlı mavi gözlü Batılı birini anımsatıyorsanız bu negatif yargılamadan muaf kalma olasılığınız yüksek olabilir - en azından bir süre için-. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra mavi gözlü sarı saçlı mültecilerin Avrupa'da daha çok arzulandığını hatırlayalım.

Nika'nın sahip olduğu etnik-görünüm yüzünden kendisinin öteki tarafından negatif bir kategori içine sokulması sadece göçmenleri rahatsız eden bir mesele değil, daha doğrusu sadece göçmenlikle ilgili bir olgu değil. Çağımızda “görünüyorum, öyleyse varım” paradigmasının toplumsal kabulünden bu yana “nasıl göründüğümüz” toplumsal kimliği aşan benliğin bir parçası haline geldi.



Lookism çağında örneğin; obezite bir birey “bodyshaming” gerçekliği altında toplum içinde disiplinsiz, sağlıksız ve başarısız olarak kategorileştirilmesine neden olabiliyor.

Çünkü sahip olduğunuz imge; yani yaşadığınız toplumun standartları dışında kalıyorsa (obez olmanız, fit bir vücuda sahip olmamanız, belli bir güzellik standardına –“Schönheitsideale”- sahip olmamanız), uğrayacağınız ayrımcılık en az siyahi bir göçmenin ten renginden dolayı  yaşadığı ayrımcılık kadar sert ve şiddetli olabiliyor. 

Zira literatürde son elli yıldır oldukça geniş bir yer kaplayan ve "İdeal Beden/Güzelik/Bodyshaming/Selfoptimization" gibi olgular üzerine yapılan çok sayıdaki sosyolojik tez ve araştırmalara bakıldığında; bu meselenin öyle çok hafife alınmayacak bir mesele olduğuna kolaylıkla ikna olabilirsiniz. Dış görünüşün toplum içinde nasıl önyargılı bir algıya yol açtığına dair çok sayıda araştırma söz konusu. 

Bahsi geçen araştırmalara bir örnek olarak; Alman ulusal Kanalı SWR bu konuyu "Body-Shaming“[2] başlığı altında elle alırken, Almanya'da belli bir standart-beden ölçüse sahip olmayan Almanların toplum tarafından dışlandığını iddia ediyor. SWR'nin iddiasına göre "obez bir bedene sahip olmak" genellikle Alman toplumunda tembellik, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, karakter zayıflığı veya disiplin eksikliği ile eş anlamlı tutuluyor.

Arama motoru Google'a “Bodyshaming” yazdığınızda buna benzer pek çok akademik ve basında çıkmış makale ile karşılaşırsınız.

Kısacası, sahip olduğumuz görüntü postmodern bir dünyada benliğimizin artık çok önemli bir parçası. Bu gerçeklik altında "Beden/Görünüm" ya da "Suret" basit bir biyolojik nesneden çok postmodern bireyin kimliğinin parçası haline geliyor, tıpkı etnik ya da ideolojik kimlik gibi belli bir “Suret-İmgesinin” dolayımlı bir yoldan; yani söylemler üzerinden yeni bir “öznellik” dayattığı kesin.

Çünkü suret nesnel bir olgu olarak göz ile temas girdiği an yani bakışın çemberine girdiği an zihinde önceden yerleşik imgelerle özdeşleştirilerek nesnellikten öznelliğin bir parçası haline gelir. Yani görünüş ve onun yansıttığı ilk izlenim algıyla ilgilidir. Görünen neyse algı ona göre şekil alır, en azından ilk etapta.

Göçmen birey taşıdığı bu imge yüzünden büyük Metropollerde bile anonim olamıyor, birey ise hiç olamıyor. O hep ötekinin bakışında beli bir sosyolojik kategori olarak damgalanmaya yazgılıdır.

Çünkü öteki ile derinden, yani öznel ilişki kurmak pek mümkün değildir. Herkesin anonim olduğu bir eko-sistemde iç dünyanızı analiz edecek ne zaman ne de mekan var olur, dolasıyla; görünen ne ise “gerçek” odur. Göçmenler ve toplumun arzuladığı belli bir ideal-imge çerçevesine girmeyen her birey bu önyargısal şiddete maruz kalır. 

Bazen metroya binerken, çok kısa bir iş için resmi bir daireye girerken, sokaklarda yürürken, daha önce gitmediğiniz bir kafeye girerken bile başınıza gelebilir.

Öyle ya, Berlin'de geleneksel bir “Gasthaus”a adımını atan siyahi bir gencin, sarışın mavi gözlü Alman garsonun beyninde ilk bakışta nasıl bir yargı oluşturduğunu tahmin etmek her halde çok zor olması gerek. Aynı şey tersi için de geçerli tabi.

Ve yine standartların üstünde ya da aşağısında bir beden (aşırı kilolu, obez) ölçüsüne sahip olan herhangi bir insanın tıpkı yukarıda değinildiği gibi ilk bakışta sağlıksız, tembel ve disiplinsiz olarak öteki tarafından nitelendirilmesi aynı mekanizmayı, yani beden üzerinde bir yargıyı; öteki hakkında negatif ya da pozitif bir fikri tetikler.

Yine çok güzel bir fiziğe sahip olan genç bir kadının ya da erkeğin, örneğin bir iş görüşmesine başvuru yapan diğer rakiplerine göre işe alınma olasılığının daha yüksek olmasının ana nedeni ötekinde yarattığı bu pozitif algı değil midir? Bu konuda sosyolog Catherine Hakim’in çalışmalarına bakılabilir.

Özetle şunu söyleyebiliriz; postmodern bir dünyada görselliğin ve görünüşün sosyal statü açısından temel alınması, hem göçmenlerin hem de ortalamanın dışında görünüşe sahip olan İnsanların hayatlarında çok önemli bir yer kaplıyor. Anlaşılan o ki, “görünüyorum, öyleyse varım” paradigması uzun bir süre yaşamlarımızda yerini koruyacak gibi ...


Ramazan Yaylalı'nın tüm yazılarını okumak için tıklayın
http://www.bisikletligazete.com/search?q=Ramazan+Yaylal%C4%B1

[1] https://www.zeit.de/zett/2022-02/koerperbehaarung-frauen-mobbing-jugend-erfahrungsbericht

 

[2] https://www.swr.de/swr2/wissen/body-shaming-wie-dicke-menschen-diskriminiert-werden-104.html

 ......

Reform Partisi’nden 600 bin göçmeni sınır dışı etme planı

No comments

Reform Partisi, gelecek seçimlerde iktidara gelmesi durumunda beş yıl içinde 600 bin göçmeni sınır dışı etmeyi planladığını duyurdu.



İngiltere'de göçmen karşıtlığıyla bilinen ve şu anda anketlerde birinci parti olarak görülen Reform Partisi lideri Nigel Farage, küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşan kişilerin sığınma hakkı talep edemeyeceğini ve ülkeye giriş yapanların gözaltı merkezlerine alınarak geri gönderileceğini açıkladı. Plan, “Adaleti Geri Getirme Operasyonu” adıyla kamuoyuna tanıtıldı.

Parti, söz konusu süreç için 10 milyar sterlinlik bir bütçe ayrılacağını, bu kapsamda ülkelerle anlaşmalar yapılarak geri kabul programlarının oluşturulacağını belirtiyor. Reform, ayrıca Afganistan ve Eritre gibi ülkelere yönelik yardım ve ödeme paketleri hazırlamayı, anlaşma yapılmayan ülkelere ise yaptırım uygulamayı öngörüyor.

Reform’un açıklamasına göre 18 ay içinde kullanılmayan askeri üslerde 24 bin kişilik gözaltı merkezleri kurulması hedefleniyor. Bunun yanı sıra günde beş charter uçuşuyla sınır dışıların gerçekleştirilmesi, ayrıca Rwanda ve Arnavutluk gibi ülkelerle barınma konusunda iş birliği yapılması planlanıyor.

Muhalefet partileri ise Reform’un önerilerini eleştirdi. İşçi Partisi planı “uygulanamaz” olarak nitelendirirken, Muhafazakâr Parti benzer düzenlemeleri daha önce açıkladıklarını belirtti. Liberal Demokratlar ise planın detaylarının belirsiz olduğunu ve pratikte hayata geçirilmesinin güç göründüğünü dile getirdi.

Resmî verilere göre 2024’te Manş Denizi üzerinden gelen kişi sayısında önceki yıla göre yüzde 46 artış yaşandı. Aynı dönemde 111 bin sığınma başvurusu yapıldığı ve ülkede düzensiz göçmen sayısının 650 bini aştığı tahmin ediliyor.


Kaynak: BBC

“The Womb”, Arcola Theatre’da sahnelenecek

No comments


Aylin Rodoplu’nun yazdığı absürt komedi “The Womb”, 27–30 Ağustos tarihleri arasında Arcola Theatre’da sahnelenecek. 






Kadınlık deneyimine, ataerkil normlara ve toplumsal kalıplara alışılmadık bir gözle bakan oyun, seyirciyi hem güldürüyor hem de düşündürüyor.
Gerçekle hayalin iç içe geçtiği bu tuhaf dünyada, üç kadın asla terk edemedikleri bir yerde yollarını arıyor. Zekice yazılmış, hızlı akan diyaloglar; özgün, tekno-atmosferik müziklerle örülü bir anlatı…

Asla terk edilemeyen bu yerde kaybolmuş üç kadının hikâyesi,
STOFF’ta En İyi Yükselen Sanatçı ödülüne aday gösterilen ve FUSE International’da övgüyle karşılanan The Womb ile sahnede hayat buluyor.
Ataerkil bir dünyada kadın olmanın ne anlama geldiğine dair alışılmadık, sarsıcı bir bakış açısı sunuyor.

Ne kadar saçma olduğuna gülecek,
Ve belki de sonunda fark edeceksiniz:
The Womb, bizim dünyamızdan o kadar da uzak değil.



Oyun Bilgileri:

  • Yazan & Müzik: Aylin Rodoplu
  • Yöneten: Elise Xiaqi Eriksen
  • Oyuncular: Aylin Rodoplu, Tara McMillan, Gabriela Mahé
  • Yer: Arcola Theatre, 24 Ashwin St, London E8 3DL
  • Tarih: 27-30 Ağustos
  • Biletler: www.arcolatheatre.com/whats-on/thewomb/


İngiltere – Fransa “göçmenlerin geri kabul anlaşması” insan hakları açısından tartışma yaratıyor

No comments

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Fransa ile varılan göçmen iade anlaşmasını "çığır açıcı" olarak nitelendirdi. Ancak insan hakları savunucuları ve göçmen hakları örgütleri, bu pilot uygulamanın temel hak ve özgürlükler açısından endişe verici boyutlara ulaşabileceğini belirtiyor.



Anlaşmaya göre, İngiliz güvenlik güçleri, her hafta Manş Denizi’ni küçük teknelerle geçen 50 kişiyi gözaltına alarak Fransa’ya geri gönderecek. Bu kişilerin biyometrik verileri kaydedilecek ve tekrar İngiltere’ye geçmeleri halinde yeniden iade edilecekler. İngiliz hükümeti, Fransa'nın "güvenli bir ülke" olduğunu belirterek insan hakları temelli itirazların başarılı olma ihtimalini düşük görüyor. Ancak bu yaklaşım, mülteci hukukunun temel ilkeleriyle çelişebilecek bir uygulamaya işaret ediyor.

Yenilik olarak sunulan "güvenli ve yasal başvuru yolu" ise çevrimiçi başvuru sistemiyle işletilecek. Göçmenler bu platform üzerinden güvenlik kontrollerine tabi tutulup vize başvurusu yaparak İngiltere’ye yasal yollardan giriş yapabilecek. Ancak sistemin ne zaman tam olarak işler hâle geleceği, kimlerin bu haktan yararlanabileceği ve başvuru sürecinin ne kadar şeffaf olacağı henüz belirsiz.

Uzmanlara göre, anlaşma göçmen kaçakçılarına karşı verilen mücadelede sembolik bir adım olabilir. Haftada 50 kişinin iadesi, deniz yoluyla gelen göçmenlerin yalnızca küçük bir kısmını kapsıyor. Ayrıca anlaşmanın Fransa içinde ve diğer Avrupa ülkelerinde nasıl karşılanacağı da henüz net değil. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, uygulamanın başlaması için diğer AB ülkelerinin onayının da önemli olduğunu vurguladı.

Göçmen hakları savunucuları, bu tür politikaların insan kaçakçılığıyla mücadelede etkili olamayacağını, aksine göçmenlerin daha tehlikeli rotalara yönelmesine sebep olabileceğini belirtiyor. İngiltere ve Fransa’nın, sınır güvenliğine odaklanmak yerine, mültecilerin neden kaçtığına dair yapısal sorunlara eğilmesi ve uluslararası koruma yükümlülüklerini gözetmesi gerektiği vurgulanıyor. Anlaşma, geçmişte defalarca reddedilmiş bir öneriyi hayata geçirirken, göçmenlerin insan hakları perspektifinden korunup korunmadığı sorusunu da yeniden gündeme taşıyor.

 Kaynak: The Guardian

Dolunay Obruk, Londra’da “Ultimate Showcase” sahnesinde

No comments




Ultimate Showcase, 26 Ağustos’ta Barbican’daki Piano Smithfield sahnesinde gerçekleşecek. London Music Showcase tarafından düzenlenen etkinlik, Londra’nın müzik ve sosyalleşme sahnesine farklı bir soluk getiriyor.

“Ultimate Gig / Ultimate Meetup” konseptiyle düzenlenen Ultimate Showcase, Londra’nın önde gelen müzik buluşmalarından biri olarak geri dönüyor.

Etkinlikte sahne alacak isimler arasında Nini Iris, Jamie Sidwell, Fuyara ve özellikle caz ile dünya müziğini harmanlayan tarzıyla dikkat çeken Dolunay Obruk yer alıyor.

 

Etkinlik Detayları

  • Etkinlik: London Music Ultimate Showcase
  • Yer: Piano Smithfield, Barbican – Londra
  • Tarih: 26 Ağustos
  • Saat: 19.00
  • Sahne Alacak İsimler: Nini Iris, Dolunay Obruk, Jamie Sidwell, Fuyara

 

ATMB Başkanı Vehbi Keleş: “İngiltere’ye ihracat yapan çok, ama sürdürülebilir şekilde kalan çok az.”

No comments

CNBC-e’de KOBİ’ler Konuşuyor programında Alara Akgün’e konuşan ATMB Başkanı Keleş; Birleşik Krallık’ta son 10 yılda 50 bin Türk firması ihracat yaptı, yalnızca 3.500’ü pazarda kalıcı olabildi.

 


İngiltere Pazarı Büyüyor, Ancak Süreklilikte Sorun Var

CNBC-e’de KOBİ’ler Konuşuyor programında Alara Akgün’ün sorularını yanıtlayan Avrupalı Türk Markalar Birliği (ATMB) Başkanı Vehbi Keleş, Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin güçlü bir artış gösterdiğini belirtti. Keleş’e göre, 2024 yılında Türkiye’nin İngiltere’ye ihracatı 15,3 milyar dolarla rekor kırarken, 2025’in ilk yedi ayında bu rakam %14,8 artarak 9,8 milyar dolara ulaştı. Bu artış trendi, yıl sonunda yeni bir rekorun daha gelebileceğine işaret ediyor.

Ancak Keleş’in dikkat çektiği en kritik konu ihracatın sürdürülebilirliği oldu. Türkiye’de bugün yaklaşık 120.000 ihracatçı firma bulunduğunu hatırlatan Keleş, son 10 yılda bunlardan 50.000’inin İngiltere’ye en az bir kez ürün gönderdiğini, ancak sadece 3.500’ünün bu pazarda düzenli olarak tutunabildiğini söyledi.

Keleş, “İngiltere’ye girmek kolaylaştı ama orada kalmak hâlâ zor. Asıl mesele süreklilik. Başarı, pazara girmekle değil, o pazarda güvenilir bir marka olarak kalmakla mümkün” dedi.

 İngiltere’de 250 Bin İthalatçı, Türkiye’den Alım Yapan Sadece 14.200 Firma

Birleşik Krallık’ın yapısal potansiyeline de dikkat çeken Keleş, ülkede ithalat yapan 250 binin üzerinde firma bulunduğunu hatırlattı. Ancak 2023 yılı verilerine göre bu firmalardan sadece 14.200’ü Türkiye’den ürün ithal etti.

“Bu tablo, Türk ürünlerinin İngiltere pazarında daha geniş bir alıcı kitlesine ulaşabileceğini açıkça gösteriyor” diyen Keleş, Türkiye menşeli ürünlerin hâlâ yeterince yaygınlaşmadığını vurguladı.

 

İngiltere Tüketicisi Değişiyor: Fiyat Değil, Değer Tercih Ediliyor

2024 yılı itibarıyla İngiltere'nin toplam ithalatının 820 milyar dolara ulaştığını, bunun 340 milyar dolarlık kısmının nihai tüketici ürünlerinden oluştuğunu belirten Keleş, bu verilerin Türkiye açısından önemli bir fırsata işaret ettiğini belirterek, “Birleşik Krallık pazarı canlı ve dışa açık ama tüketici artık çok daha seçici. Sadece ucuz değil, anlam taşıyan ve güvenilir markaları tercih ediyor” diye konuştu.

Keleş’e göre Türk firmalarının bu pazarda rekabet edebilmesi için yalnızca ürün değil, marka değerine odaklanması gerekiyor.

 

Türkiye’de Üret, İngiltere’de Marka Ol: Başarının Formülü Bu

Vehbi Keleş, Türkiye’nin üretim altyapısı, tedarik zinciri yakınlığı ve Serbest Ticaret Anlaşması sayesinde hâlâ önemli lojistik avantajlar sunduğunu belirtti. Ancak bu avantajın tek başına yeterli olmadığına dikkat çekerek şunları söyledi:

“Artık sadece fiyatla değil; tasarım, inovasyon ve sürdürülebilir kaliteyle rekabet etmeliyiz. İngiltere pazarı markalaşmadan kalıcı başarı sunmuyor.”

Keleş, gıda, tekstil, ev elektroniği ve yapı malzemeleri gibi sektörlerde birçok Türk firmasının bu modeli uygulayarak başarı sağladığını da kaydetti.

 

KOBİ’ler İçin Risk: Markasız Ürün, Kısa Ömürlü Satış

KOBİ’lerin genellikle üretime odaklandığını, markalaşmayı ise geri planda tuttuğunu belirten Keleş, bu anlayışın artık değişmesi gerektiğine işaret etti:

“Marka artık bir isim değil, pazardaki varlığın teminatıdır. Markası olmayan firmalar sadece fiyatla yarışır; bu da sürdürülebilir değildir.”

Keleş, İngiltere'de başarı sağlamak isteyen KOBİ’lerin dijital varlıklarını güçlendirmesi, yerel pazarlama stratejileri geliştirmesi ve hedef tüketiciye doğru bir dil ile ulaşması gerektiğini ifade etti.

 Yüksek Standartlar, Kültürel Uyum ve Lojistik Zorluklar

Keleş, İngiltere pazarının hem fırsatlar hem de zorluklarla dolu olduğunu belirtti. Yoğun rekabet, yüksek ürün standartları, sertifikasyon süreçleri ve lojistik zorlukların firmaların önünde ciddi engeller oluşturduğunun altını çizdi.

“Kaliteli ürün artık bir başlangıç noktası bile değil. Pazarda kalıcı olmak için kaliteyi belgelendirmek, yerel beklentilere uygun ürün sunmak gerekiyor.”


İngiltere, Sadece Hedef Değil, Küresel Sıçrama Tahtası

Keleş, Birleşik Krallık pazarının Türk firmaları için yalnızca bir satış kanalı değil, aynı zamanda Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’ya açılan bir sıçrama tahtası olduğununun altını çizerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Burada markalaşmayı başaran Türk firmaları, sadece İngiltere’de değil, küresel pazarda söz sahibi oluyor. Başarının anahtarı; süreklilik, uyum ve güçlü bir marka kimliğidir.”

 

Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğrayan Egemen Özdemir'le söyleşi

No comments

Kings College'de Bankacılık ve Finans alanında yüksek lisansını tamamlayıp mezun vizesiyle Londra'da yaşamını sürdüren Egemen Özdemir geçtiğimiz hafta Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğradı.

Bisikletli Gazete söyleşilerinin bu bölümünde Egemen Özdemir ile yaşadığı bu tatsız olaya ilşkin yaptığımız söyleşi yer alıyor.







© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan