latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Mevsimlik Oyuncular’dan 4 Haftalık Oyunculuk Atölyesi

No comments

 Aralık ve Ocak aylarında düzenlenecek atölye, hikâye, beden kullanımı ve doğaçlama üzerine başlangıç seviyesinde bir çalışma alanı sunuyor.



Atölye Yeni Yıla Hazırlık Niteliğinde

Mevsimlik Oyuncular, dört haftaya yayılan oyunculuk atölyesiyle yeni yıla hazırlanıyor. Katılımcılar, Aralık ve Ocak boyunca küçük ama dönüştürücü bir deneyime davet ediliyor. Program, oyunculuğa ilgi duyan herkes için temel düzeyde bir keşif fırsatı sunuyor.

Atölye; hata yapma özgürlüğü, beden ve ses farkındalığı, hikâyeyle ilk temas ve doğaçlama alanlarında çeşitli çalışmalar içeriyor.

Tarihler ve Eğitmenler

Atölye, 8 ve 15 Aralık ile 5 ve 12 Ocak tarihlerinde, Pazartesi günleri 19.00–21.00 saatleri arasında Immediate Theatre’da yapılacak. Çalışmayı Eda Çatalçam ve Fatih Dönmez yürütüyor.

Erken kayıt indirimi 2 Aralık’a kadar geçerli. Katılım sınırlı kontenjanla gerçekleşiyor.

Kayıt ve bilgi için: info@maviproductionuk.com veya Mavi Production UK’in Instagram sayfası üzerinden iletişim kurulabilir.

 

Dolunay Obruk: “Hayata yeniden başlamak, benim uzmanlık alanım”

No comments

Caz sanatçısı Dolunay Obruk 2019’dan beri Londra’da yaşıyor. Çeşitli mekânlarda ve festivallerde sahne alan sanatçı, cazın dışında, çocuklara ve yetişkinlere yönelik kişisel gelişim ve sanat eğitimleri de veriyor. Dolunay Obruk’la yaptığı bütün bu çalışmalar hakkında bisikletli gazete için konuştuk.


 

                                                                                                  

 

Dolunay, seni başta caz yorumcusu ve sanatın birçok dalında çalışmaları olan biri olarak tanıyoruz. Bize kısaca kendini tanıtır mısın?

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Grafik Tasarım mezunuyum. Ardından, Bilgi Üniversitesi Caz Bölümü ile müzik kariyerimi başlattım. Hem müzik hem de tasarımla ilgileniyorum. Sanat çalışmalarıma felsefe, psikoloji ve kişisel gelişimi ekledim. YouTube’da bir teknoloji kanalım var. TRT Müzik TV’de sunuculuk yaptım, radyo programlarım oldu. Yaratıcı düşünme üzerine eğitimler veriyorum.

Bu kadar farklı işlerle meşgul olmak seni yormuyor mu?

Beni hiç yormuyor. Tam tersine ne kadar çok şey üretirsem, problem çözme üzerine ne kadar çok insanlarla iç içe olursam o kadar motive oluyorum. Daha da çok çalışmak istiyorum. Bunları birbirinden ayrı değil de bir ağacın dalları gibi tanımlıyorum.

Sanırım bu biraz da yaptıklarını “çalışma” olarak görmemekle ilgili bir durum…

Ben de öyle düşünüyorum. Hep “ben hiç çalışmadım, sadece beni mutlu eden işleri yaptım” derim.

Seni Londra’ya hangi rüzgâr attı?

Türkiye’de şarkılar yazıyor, konserler veriyor, albümler yapıyordum. Caz konserleri derken, dünya müziğine evrildi durum. Her şey çok güzel giderken, sistem değişmeye başladı. Suya yazı yazmak gibi oldu emekler… Ve hayatta olabilecek en kötü şeye dönüştü; kendi değerimi sorgulamaya başladım. Düşündüm. Burada hata bende değil, şu andaki koşullarda dedim ve koşullarımı değiştirmeye karar verdim. Global bir insanım; Global Talent vizesine başvurdum, kabul edildim, Londra’ya geldim. Burada konserlere, özel derslere başladım. Musicians Union’ın Eğitim ve Canlı Performans Komiteler’ine seçildim. Sanatı ve felsefeyi araç olarak kullanarak, kişisel gelişim danışmanlıkları vermeye başladım.

Peki, ne umdun ne buldun?

Burada konser veriyorken, Covid salgınıyla birlikte hayat durdu. Uluslararası uçuşlar açılınca Türkiye’ye gidip, konserlere online olarak devam ettim, belediyelerle iş birlikleri yaptım. İngiltere’de ortam toparlandığında da geri geldim. Maceralı bir başlangıç oldu yani.

Aradaki farklara gelince; burada bir sistem var. Mesela gov.uk web sayfasının büyük hayranıyım. E tabii insan, sistemin sistemsizlik olduğu bir yerden buraya gelince biraz bocalıyor. Burada her alanda rahatça başvurabileceğin kurumlar, yetkililer var; muhatabın var. En önemlisi, cevap alıyorsun. Ben, kavramsal olarak, devlet nedir, vergi nedir, vatandaş nedir, vergi ne zaman verilir, nereye gider, ne zaman geri alınır, bütün bunları burada öğrendim. Üstelik İngiltere vatandaşı bile değilim. Üreten insanın, planlarını projelerini hayata geçirebiliyor olması çok büyük bir özgürlük ve yaşam sevinci. Bana bu koşulları sağlayan her ortamda üretmeye devam edeceğim.

Londra’da cazla ilgili neler yapıyorsun?

Sistem, o anlamda da işliyor. Burada bir festivale çok önceden başvuruyorsun. Burası büyük bir pazar ve çok büyük bir müzik endüstrisinden söz ediyoruz. Farklı dalların birbirine girmediği, spesifik alanlarda ve net koşullarda çalışılan ciddi bir ortam var. Bu yıl, Londra Caz Festivali’nde bir konserim olacak. Dünyada, ülkemi temsil etmeyi hep çok önemsedim. Hindistan, Güney Kore ve daha birçok ülkede verdiğim konserler ve albümlerim, ödüllerim sayesinde Global Talent Visa ile burada yaşıyorum. İngiltere’deki son konserim, Wimbledon Tenis Turnuvası’nda oldu.

Türkiyeli toplumun mekânlarında konserler veriyor musun?

Evet ama caz fikri bizim insanımızı bazen ürkütebiliyor. Oysa cazın içine birçok şey katabilir, her şeyi caza çevirebilirsin. Ben türküleri de caza çeviren bir insanım. Yazdığım şarkıların çoğu Türkçe. Rahat dinlenebilen bir müzik yaptığımı bildiğim için “korkacak bir şey yok, sakin olun, kendinize bir şans verin” diyorum. Dolayısıyla bu cesareti gösteren mekânlarla çalışıyoruz. Benim konserlerim çok eğlencelidir. Kulüpler, restoranlar, özel organizasyonlar, ev partileri, ödül törenleri, hepsinde sahne alıyorum.

Bizim toplumun mekânlarında şöyle bir sorun yaşıyoruz. Maalesef süreklilik arz edemiyoruz. Burada bizim toplumun en güçlü olduğu yer restorancılık sektörü. Çin restoranının bile işletmecisi Türk çıkıyor. Demek ki biz bu alanda çok iyiyiz. Bu çok güzel bir şey. Bunun içine müzik koymak da çok tatlı bir fikir. Fakat bunun için bir müzik direktörüyle anlaşmalısın. Nasıl mutfaktaki malzemenin ne olacağına şef karar veriyorsa, müziğin nasıl olacağına da işi bilenin karar vermesi gerekir. Yani caz gecesi yapıp, ardından dansöz çıkartıp, bir gün viyolonsel getirtip sonra da fasıl yaparsan, belirli bir konsept olmadığı için müşterinin de sadakatini bekleyemezsin. Bir mekânda, canlı olmasa bile günün hangi saatinde hangi tür müziğin çalacağı, çok dikkatli hesaplanmalıdır. Bu yüzden her hafta şu mekândayım diyemiyorum.

Yeni gelen göçmenlere dair bir şey yapıyor musun caz dışında?

Kişisel gelişime çok önemi veriyorum, eğitim içerikleri üretiyorum. Yaratıcı düşünme atölyeleri yapıyorum. Covid’ten sonra insan psikolojisi çok etkilendi her yerde. Göç de kolay bir süreç değil. Danışanlarımla, bunu toparlamaya çalışıyoruz. Hayata yeniden başlamak isteyen ve bu konuda ne yapacağını bilemeyenler için danışmanlık veriyorum. NHS’in resmi sayfasında da yer alan, hamileler için, anne ve bebek sağlığına olumlu etki edecek ses, nefes ve beden çalışmalarım var. Bunun yanı sıra Mindful-singing eğitimleri veriyorum.

Bundan sonrası için neler yapmayı planlıyorsun?

Konserlere, yeni şarkılar yazmaya ve zaman zaman açtığım, yaratıcı düşünme ve kişisel gelişim atölyelerime devam etmeyi düşünüyorum. Bu çalışmaları kitaba dönüştürmeyi planlıyorum.

Açıkçası, dünya, bizim gezegen… Bugün Londra’dayım yarın başka bir yerde olabilirim. Kendimi faydalı hissettiğim ve beni besleyen her yerde yaşar; çalışır, üretir, beslenirim.

www.dolunayobruk.com

 https://www.instagram.com/dolunayobruk/


👉Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın







*Bu yazı ilk defa 29 Ağustos 2022'de Olay Gazetesi'nde yayınlanmıştır. 

https://olaygazete.co.uk/kultur-sanat/dolunay-obruk-hayata-yeniden-baslamak-benim-uzmanlik-alanim.html

Farkındalıkla Doğum ve Emzirme Programı 21 Aralık’ta Başlıyor

No comments

Doula Özge Aydoğan, anne adayları için 5 haftalık bütüncül hazırlık programı gerçekleştirecek. 





Anne adaylarını bilinçli, sakin ve güçlü bir doğuma hazırlamayı hedefleyen “Farkındalıkla Doğum & Emzirme Programı”, Doula ve Emzirme Danışmanı Özge Aydoğan tarafından 21 Aralık 2025’te çevrim içi olarak başlatılıyor. Program, Hypnobirthing, nefes–gevşeme teknikleri ve farkındalık temelli emzirme eğitimlerini bir araya getirerek kapsamlı bir hazırlık süreci sunuyor.

 

1. Hafta – Doğuma İlk Adım ve Temel Hazırlık

Programın 1. haftasında, Hypnobirthing yaklaşımı, korkusuz doğum felsefesi, doğum fiziolojisi, kaslar ve hormonların işleyişi gibi temel konular ele alınacak. Anne adayları, doğum sürecini daha iyi anlamaya yönelik zihinsel hazırlık teknikleriyle tanıştırılacak.

 

2., 3. ve 4. Haftalar – Nefes ve Gevşeme ile Derin Hazırlık

Her Çarşamba akşamı yapılacak nefes–gevşeme oturumlarında, sakinliği artıran nefes teknikleri, derin gevşeme uygulamaları ve zihni doğuma hazırlayan meditasyonlar üzerinde durulacak. Bu haftalarda ayrıca bebekle bağ kurmaya yönelik farkındalık çalışmaları gerçekleştirilecek.
Pazar akşamları ise doğum pozisyonları, ağrı yönetimi, doğum planı hazırlama ve partner desteğinin güçlendirilmesi gibi uygulamalı başlıklar işlenecek.

 

5. Hafta – Farkındalıkla Emzirme Eğitimi

Programın 5. haftası, tamamen emzirmeye ayrılıyor. Pazar ve Çarşamba akşamları yapılacak iki ayrı oturumda doğru emzirme pozisyonları, süt üretimini destekleme yolları, meme ucu sorunlarını önleme–çözme stratejileri ve ilk günlere yönelik pratik rehberlik aktarılacak. Bu bölüm, anne adaylarının hem bilgi hem de özgüven kazanmasını hedefliyor.

 Doula Özge Aydoğan, programın amacını şu sözlerle özetliyor:

“Annelerin bedenlerine, bebeklerine ve doğum sürecine güven duymalarını; korku yerine farkındalık, telaş yerine sakinlik geliştirmelerini istiyorum. Her kadının güçlü ve desteklenmiş bir doğum deneyimini hak ettiğine inanıyorum.”

Tüm derslerin kayıt altına alınacağı programda, katılımcılar içeriklere süre boyunca erişim sağlayabilecek. 5 Aralık’a kadar erken kayıt avantajı sunulan etkinliğin kontenjanı sınırlı. Katılım bilgilerine bu linkten ulaşılabilir. 

Haluk Ecevit yazdı: “Aşrı Memleket'in çocukları"

No comments

Bir yolculuğumda yolum, Bolu Mudurnu’ya düştü. Orada eski bir konakta kaldım. Konak tamamen ahşaptı. Gece ben uyurken bu yapının nefes aldığını hissettim adeta. Sabah mükellef bir kahvaltı ve çay sohbeti konağın işletmecisi ile…

Görsel: Gemini

O ara bir ahşap ustası geldi konağa. İşletmeci abi bizi tanıştırdı. “Kardeşim de akşam geldi, muhabbetimiz uydu, Tekirdağlı kendisi,” deyince usta saçma sapan bir gülüşle, sosyolojik bir tespit yapar gibi, “Hahaha Şopar,” dedi. Aklınca bana Roman demek istiyordu. Yani şopar da olabilirim, bu utanılacak bir şey değil bir kere. Ama orada uzun uzadıya bu meselenin tarihsel kökeninden bahsedemezdim. Cahille sohbeti o anlık kestim.

Ama kafama da takılmadı değil. Bu algının sebebi acaba neydi? Denk geldikçe bu konuyu kafamda deştim ve kendimce tespitlerim oldu. Anlatayım size. Bir kere ben ve bizim gibiler, yani Trakya’nın çoğunluğunu oluşturan genel nüfus, Rumeli göçmeni, yani Balkanlı. Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Makedonya vesaire ülkelere, Osmanlı İmparatorluğu’nun iskân ettiği Karamanoğlu Türkleriyiz biz. Oralar karışınca, tehlikeyi önceden gören bizim büyük dedeler, tası tarağı toparlayıp tekrar Anavatana geriye dönmüş. Dönemin Padişahı Sultan Abdülhamit’te bizimkileri Trakya’ya yerleştirmiş. Roman vatandaşlarımızın ise Anayurdu Hindistan. İki ana kol halinde göçerek Dünya’nın çeşitli yerlerine yerleşmiş. Kendine özgü folklörü olan, yaşayış şekli ile diğer insan gruplarından ayrılan, kendine ait bir dili olan halktır. Burada yine kendimce bir tespit yapmak istiyorum. Geçen yıl Balkanları gezerken Bulgaristan / Köstendil’den geçtim. İnanamazsınız. Çorlu / Kore Mahallesi ile birebir aynı. Evlerin inşa şekli, insanların görünüşleri, kapılarında bağlı atları, sokak aralarında enstrüman çalan çocukları… Yani kültür birliği tam olarak bu diyorsunuz.

Şimdi buraya kadar farklılıklarımız.  Peki bizi neden benzetiyorlar birbirimize. Bir kere yıllardır aynı coğrafyada barış içinde yaşıyoruz. Tarihsel bir birlikteliğimiz var. Ama benzer olduğumuzu iddia eden algının temelinde, dil ve müzik var. Yine söylüyorum, bu yalnızca benim tespitim.

İki Halkın da dilde kullandığı takılar çok benzer. Romanların kullandığı “Nabıyon be?” aslında biz Rumeli muhacirlerinin kullandığı “Naaptı ba?” ile benzer. Bu her ne kadar aynı gibi görünse de Rumelilerin kullandıkları takı özünde “ba” dır. Bu yerel tarih araştırmacılarının kayıtlarında da bu şekilde, benim doğup büyüdüğüm köyde de bu şekilde kullanılırdı. “Be” takısı öz olarak bizde yok. “Ur ba çocuum, yürü ba kızanım…” kullanım hep bu şekildedir. Konuşurken yaptığımız vurgu ve tonlamalar Romanlarla aynı olabilir, o ayrı tabii…

İkinci ve bence en belirgin özellik müziğimiz. “A be Kaynana naptın bize?” oyun havasının icrasındaki ritim ile “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar,” türküsündeki ritim aynıdır. Benzerliğin en büyük yanı da budur. Daha birçok örnek vermek mümkün… “Nerden geldin anam Keşan mı Keşan mı?” Şarkısını bir Roman şarkısıdır, “Çıktım Şarköy’ün bağına sıra sıra zeytinler” bir Trakya türküsüdür ama ikisi de 9/8’dir.

Bu arada bilenler bilir, Trakya’nın asıl folklorik ritimlerinden bir diğeri 7/8’dir. “Bir evler yaptırdım More Ramizem, kaleye karşı” türküsünde olduğu gibi… Bu aynı zamanda unutulan bir değerdir.

Zannımca, irdelediğimiz bu algıyı yaratan son benzerlik de iki halkın da eğlenceyi, kahkahayı ve gündelik yaşamı çok sevmesi. Evet bu kısmen doğrudur. Bugün yaptığınız gözlem size bunu gösterebilir ama tarihsel arka planı hiç de öyle değildir. Rumeli göçmenlerinin eğlencesi geçmiş hüzünleri unutmak içindir. Bu; dört yüz sene yaşadığı Balkan topraklarını bırakıp gelmenin, yurt edindiği Trakya topraklarının Cumhuriyete kadar, elli yılda üç kez işgal edilmesinin, gördüğü zulmün hüznüdür. Evet, Roman kardeşlerimizin de kendine göre dertleri vardır, muhakkak. Yaşadığı topraklarda dışlanmışlıkları, toplumsal hayatta gördükleri ayrım, sanatlarını dahi icra ederken bile hor görülmeleri… Bunlar da birer gerçektir ve çareler aranmalıdır orası ayrı. Bu sosyolojik olarak değerlendirilebilir. Romanların bu dertleri onları bu yaşam tarzına sevk etmiş midir? Onu bilmiyorum.

Son olarak, bir isteğim olacak Roman kardeşlerimizden. Dünya sizi çingene olarak biliyor ve tanıyor. Sizin bu hassasiyetinizi bildiğim için tüm yazı boyunca sizden “Roman” diye bahsettim. Sizin çok ünlü müzisyenleriniz, yönetmenleriniz, yemekleriniz, kendinize özgü bir diliniz ve kültürünüz var. O kimliği kullanmaktan korkmayın!

Dünya Bisiklet Günü nedeniyle “Turuncu Şimşek"i hatırlamak

No comments

 Bugüne kadar hiç arabam olmadı, hiç de heves etmedim. Kızanlığımdan beri hep iki tekerlek üzerindeyim. Eskiler velespit derler, babaannem de “şitan (şeytan) arabası” derdi. Bu yazıda  ilk bisikletim olan “Turuncu Şimşek”ten söz edeceğim.

Tuncay Bilecen




 İlk bisikletim; babamdan kalan Balkan marka, Bulgar malı, turuncu bir bisikletti. O dönemde izlediğim çizgi filmlerden etkilenmiş olacağım, “Turuncu Şimşek” adını verdiğim bisikletim aynı zamanda arkadaşımdı, onunla konuşur, dertleşirdim.

Gündüzleri sapsarı gündöndü tarlaları arasında, göl kenarlarında, salkımlıkta akşamları ise nasıl çalıştığını anlamadığım dinamonun verdiği ışıkla köyün etrafında turlamak büyülü bir dünyaya yapılan bir yolculuk gibiydi benim için.  

Köydeki çocuklar olarak bizi başka âlemlere götüren bisikletimizi “hoş kullanmaya” çalışır, bozulmasın diye adeta üzerlerine titrerdik.  Çünkü bizim köyde bisiklet tamirinden anlayan biri yoktu. Arada kamyonetli bir tamirci uğrardı köye, ama bekle ki gelsin! O geldiğinde adeta bayram gelir, köyün bütün bisikletli çocukları kamyonetin etrafında toplanırdık. Sadece tamir hizmeti vermez; bisikletlerimiz için rüzgârda dönen pırıldak, tekerlere takılan palet ve değişik süsler getirirdi bu tamirci.

Bisikleti bozulan bir çocuk ne zaman geleceği belli olmayan kamyonetli tamirciyi bekleyebilir mi? Bekleyemez elbette. O yüzden biz de kendimizi yollara vurur, o dönem bize çok uzak gelen dört kilometre mesafedeki Velimeşe kasabasına giderdik. Toz toprak yolda yanımızdan bir araba geçecek olsa boz bulanık bir toz bulutunun ortasında kalırdık. Asıl mesleği imamlık olan tamircinin camiden gelmesini sade gazoz içerek bekler, tıpkı hastane koridorlarında bekleyen hastalar gibi birbirimize bisikletlerimizin dertlerini anlatırdık.

Turuncu Şimşek, çok sık patlayan ve artık yama tutmayan tekerleri olmasa turp gibiydi aslında. İmam, artık beni tanıdığı için Turuncu Şimşek’in derdini sormazdı bile. Tekerini çıkarır, su dolu leğendeki iç lastiğin patlamış yerini anında bulurdu. Tamir olmuş bisikletimle Velimeşe’den köye dönerken sevincimden adeta kanatlanıp uçardım. Bir taraftan da tekerleri kontrol eder lastik hava kaçırıyor mu, diye bakardım.



Bir defasında o küçücük bisiklete üç kişi binmiş, kardeşimi ve dayımın oğlu Engin’i Velimeşe’den köye ter su içinde ama mutlu olarak getirmiştim. Güray ön tekeri, Engin de arka tekeri arada kontrol ediyor, lastiklerin hava kaçırmadığından emin olduktan sonra birkaç dakika arayla “bombaaaa!”, “bombaaaa!” diye bağırıyorlardı.  

Turuncu Şimşek nasıl emekliye ayrıldı, akıbeti ne oldu hatırlamıyorum. Artık tekerleri yama tutmaz olunca yan kasabaya gitmekten bitap düştüm, ben büyüdükçe o küçüldü sanırım. İlginçtir sürekli patlayan tekerlerinin kerametini de daha sonra öğrendim. Meğer benim Turuncu Şimşek’i kıskanan tanıdığımız bir arkadaş, ben yaptırdıkça toplu iğne sokup tekrar patlatıyormuş "Turuncu Şimşek'in tekerlerini. Sağlık olsun, ne diyelim günahı boynuna.

Sherlock Holmes’un yazarı, Sir Arthur Conan Doyle şöyle bir kelam etmiş: “daha iyiye ulaşmak için her zaman mücadele ettim. Bisiklete binmekten çıkardığım ders, mücadele etmeden elde edilen başarının tatmininin de olmayacağıdır.” Tekerimize çomak (iğne) sokmak isteyenler çıksa da biz yine de iyiye, güzele doğru pedallamaya devam edelim.

Bu vesileyle Dünya Bisiklet Günümüz kutlu olsun!






Jazz Cafe’de Cem Karaca şarkıları gecesi

No comments


 2 Aralık Salı akşamı Camden bulunan Jazz Cafe’de gerçekleşecek özel konserde, Londra’da yaşayan Djanan Turan, Anadolu psychedelic müziğinin İngiltere’deki öncülerinden The Flying Carpet Collective ile Cem Karaca’nın unutulmaz eserlerini  seslendirecek.




Grubun kadrosunda klavyede Jomy Jai, gitarda Berdin Pamukcu, basta Taha Turan ve davulda Tansay Omar yer alıyor. Konser saat 20.30’da başlayacak ve iki set halinde gerçekleşecek.

The Fliying Carpet Collective, Türkiye’nin protest müzik geleneğinin önemli sembollerinden Cem Karaca’nın şarkılarındaki direniş, özlem ve sürgün temalarını yeniden yorumlayacak.

Gecede ayrıca DJ Burak Çetindağ, 60’lar ve 70’lerin Anadolu rock, caz, funk ve disko plaklarından oluşan nadir bir seçkiyle dinleyicilere nostaljik bir müzik yolculuğu yaşatacak.

 

Etkinlik Bilgileri:
📅 Tarih: 2 Aralık 2025, Salı
📍 Yer: Jazz Cafe, 5 Parkway, Camden, London, NW1 7PG
Kapı Açılışı: 19.00 | Konser Başlangıcı: 20.30
🎟️ Bilet Fiyatları: Ayakta £16.50, restoran bölümü £16.50–£27.50
🔗 Biletler: ticketweb.uk

 

“Göç, çocuk istismarı, delilik ve terk edilmişlik üzerine çok katmanlı bir metin" : F. Gül Özen'le Parçalanma romanı üzerine söyleşi

No comments

F. Gül Özen’in Parçalanma – Schadenfreude, adını taşıyan romanı Londra ve İstanbul merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından geçtiğimiz günlerde  İngiltere'nin ardından Türkiye'de de yayımlandı. F.Gül Özen'le kitabının yazılış serüveni ve içeriği hakkında konuştuk.

 


Gül seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Tabii, 23 yaşımda Viyana’ya gelerek başladı göçmenlik hikâyem. İki çocuklu, orta gelirli memur bir ailenin büyük kızıyım. Yurtdışı eğitim masrafım için ailem sınırlarını epey zorlamıştı. Bu nedenle Viyana’da çok çeşitli öğrenci işlerinde çalışarak okudum. Kendimi bildim bileli sanatın her dalına merakım vardı. Küçük bir çocukken sınıfta, mahallede, izcilik kulübünde taklitler yapardım. Tiyatro oyunculuğunu meslek olarak yapmayı çok istemiştim. Bunu gerçekleştirmemin bir yolu benim için hikâyeler kurmak, yazmak oldu.

 Parçalanma'nın yazılma sürecinden kısaca söz eder misin?

Yazma tutkum çok önceleri başladı. Bir şekilde hep kalemle temasımı korudum. Dolayısıyla pandemiden evvel öyküler yazıyor ve çeşitli dergilerde yayınlanmaları için düzenliyordum. O sırada teknik eğitim üzerine bir şans yakaladım ve ustam Onur Orhan’ın öykü atölyelerine katıldım. Öncesinde birkaç roman yazmaya başlayıp yarım bırakmıştım. Öykülerim hep yarımdır, hep romana evrilecekmişler gibi yazardım. Bu atölyede bir gün “Parçalanma”nın bir bölümü çıktı. İki bölüm daha yazdım tefrikalar hâlinde. Sonra atölyeden ayrılıp yoğun bir okuma ve yazma süreci geçirdim. Bir yıl kadar sürdü. Ardından düzenleme ve demlenme süreçleri derken, üç yıldan biraz daha az bir zamanda yayımlanmış oldu.



Romanın hem bir göç kitabı hem de psikolojik arka planı ve olay örgüsü güçlü, çok katmanlı bir metin olarak okunabilir. Sen romanını bu bakımdan nasıl değerlendiriyorsun?

Hakikaten çok fazla irdelediğim alt başlık oldu, temelinde analitik psikolojiyle yola çıktım, çağrışımlar seansını bir insanın zihninden geçirmesine tanıklık olarak (içgörü de deniyor) düşündüm. Hatta olay esasen, C.G.Jung’un psikanalitik vakalarını okurken karşıma çıkan bir kadının çözülme sürecinden çok etkilenmemle başladı. Kimileri soğan diyor, lahana ya da marul da diyebiliriz, açtıkça açılan yapraklar hâlinde iç içe geçmiş mevzular var. Bir katmanı göç, bir katmanı çocuk istismarı, bir katmanı delilik, bir katmanı terk edilmişlik… Belki siz farklı başlıklar çoğaltabilirsiniz, her okur farklı bir pencere açabilir diye düşünüyorum.

Roman karakterlerin göçmenlik sürecindeki gözlemlerine mi dayanıyor? Naime gerçekten yaşadı mı yoksa kurgu bir kahraman mı?

Tiyatroda Stanislavski’nin “Bir Karakter Yaratmak” kitabından role girmenin, fiziksel ve ruhsal dönüşümü tahayyül etmek olarak öğrenmiştim. Bence romanda da olay pek farklı değil, yani bir karakterin oluşumu önce bir derdin sizi rahatsız etmesiyle başlıyor. Sonra bu derdin sahibine bakıp onun kişisel özelliklerini, yalnızken en çok ne yapmayı sever, başı sıkışsa ilk kimi arar, en son ne zaman birinin elini tuttu, nefret ettiği yer neresi… gibi sorularla izini sürerek gitmek kuramların çıtlattığı bir yol. Elbet bu soruların cevaplarını kendi gözlemlerimiz ve kendi okuduklarımız kadar verebiliriz. O nedenle ilk sorunuz için; kendi göçmenliğimdeki izlenimlerim büyük rol oynadı diyebilirim.

İkinci sorunuza cevabım hem evet hem hayır. Evet, çünkü bu bir “Etki Altındaki Kadın”ın ya da “Madam Bovary”nin dönüşümü gibi her insanın başından geçebilecek bir gerçekçiliğe dayalı. Hayır, çünkü tek bir spesifik kişi değil. Belki beş, belki on kişinin birleşimi diyebilirim.

 Parçalanma - Schadenfreude romanın ikinci adını tercih etme sebebinden bahseder misin?

Birbirimizin yapıp ettiklerinin güzelliğine bakıp övmeyi yük saydığımız narsistik bir çağda yaşıyoruz. Örneğin sosyal medyada çoğumuz bir başkasının mutluluğunu ya da başarısını gördükçe, bunun göze sokulan yapmacık bir gösteriş olduğunu söyleyip geçebiliyoruz. Kendi hayatlarımız yolunda gitmiyorsa, bir süre sonra bu mutlulukları görmeye tahammül edemeyecek duruma gelebiliyoruz. Sağlıklı kişilerde bu böyle. Bu durum psikotik açıdan rahatsız bireylerde ise başkalarının yaşadığı güçlüklere, belalara karşı duyulan bir hazzı da tetikleyebilir. Schadenfreude’nin Osmanlıcası “Şematet” metnin içeriğine uymadığı için Almanya’da geçen bir romanda Schadenfreude kelimesinin daha uygun düşeceği kanısıyla yola çıktım.

 Bundan sonrasına ilişkin edebiyatla ilgili neler yapmayı düşünüyorsun?

Hâli hazırda senaryo üzerine düşünceler geliştiriyorum. Uzun zamandır yazmayı hayal ettiğim bir tiyatro oyunu var aklımda. Yazar ve kitap kurdu arkadaşlarımla kurduğumuz bir sanat, felsefe, edebiyat platformumuz var. Holon Akademi çatısında çok güzel işler ürettik. Edebiyat Okumaları programımız Youtube’da yayında. Burada üzerine taze araştırmalar yaptığım, ilham kaynaklarımdan Virginia Woolf adına bir yazı çalışması daha planlıyorum. Bundan sonraki hedefimse ikinci romanımı İngilizce olarak kaleme almak ve dünyaya açılmak. Bana kendimi anlatma fırsatı verdiğiniz ve güzel sorularınız için çok teşekkürler.


👉F.Gül Özen'in Parçalanma romanı Türkiye'de kitap yurdu üzerinden, İngiltere'de Press Dinoysus'un sayfasından, Almanya'da  Amazon.de üzerinden, Barnes and Noble ve Waterstones gibi platformlardan edinilebilir. 

 

 

 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan